"Lastly, cultural anthropology, what this course is about.
Originally, we were expected to go out to far parts of the globe to study “savages” or “primitives”---modern societies were left to sociologists.
We no longer use these words, because inappropriate.
Basically cultural anthros ended up studying everyone but western Europeans and North Americans, who were left to sociologists.
There was an assumption that primitives were living fossils, the remnants of past stages in human evolution. Thus we could learn about our past by studying modern primitives, saw them as living ancestors."
Prof. James Howe from Massachusets Institute of Technology, 21A.100 Introduction to Anthropology, Fall 2004, lecture notes: 1.
http://ocw.mit.edu/OcwWeb/Anthropology/21A-100Fall-2004/CourseHome/index.htm
Showing posts with label alıntı/quote. Show all posts
Showing posts with label alıntı/quote. Show all posts
Friday, August 15, 2008
Monday, June 9, 2008
2008 Hormonlu Domates Ödülü adayları
homoloji'den dürttüler adaylarımızı belirlememiz için (ki ben daha homolog olamadım), ben de oturdum teeeek tek inceledim hormonlu domates adaylarını. çok zor da olsa seçimimi yaptım sonunda. şimdiye kadar 163 kişi oy vermiş, sonuçlar bu ayın sonuna doğru açıklanacakmış. seçtiğim adayları lambdaistanbul'daki açıklamalarıyla şuraya yazayım/yapıştırayım dedim. adaylarıma başarılar diliyorum, gözlerinden öpüyorum:
* basından; Engin Ardıç:
yazdıklarını okuyunca içimden kendisine "hoşt" demek geldi.. aha buraya da yazıyorum işte, ben kızışma dönemimde çiftleştiğim kişiye "eş" diyorsam o kendini bilmez de..... neyse... cahil diyor ve geçiyoruz.
08 Ağustos 2007 tarihinde Akşam gazetesinde "Karının Dönüşü" başlıklı yazısında dile getirmiş olduğu "Elli beş yıldır Türkçe konuşuyorum, ana dilimde "eş" diye hayvanlara denir. Kuşun, aslanın, kaplanın eşi olur, insanın değil." ifadesi ile sevgili Engin Ardıç domates bahçemizin kapılarını aralamıştır. Kalemin ve düşüncenin birleştiği anda akla gelenlerin irdelenmeden kaleme alındığını düşündüğümüz yazısında feministlik, lezbiyenlik, seks işçiliği ve entelektüellik gibi kavramlar arasında kendince bağlantılar kurup çirkin ithamlarda bulunan sayın (evet bu yazı Ankara dışında yazıldı) Ardıç yazısını "Ben şimdi yazımı yazdım gidiyorum, evde karım bekliyor. Kedim de bugünlerde kızıştı, ona da bir eş bulmam gerekiyor. Aha cümle içinde de kullandım, tamam mı entelcikler?" şeklinde noktalamıştır. 55 Yıllık Türkçe konuşma sürecinde kelime ve anlamlarını tekilleştirmeyip, kulaktan dolma bir şekilde değil de Türk Dil Kurumunun Türkçenin daha iyileştirilmesi adına yayınladığı Türkçe sözlükten öğrense idi "eş" kelimesinin "Karı kocadan her biri, hayat arkadaşı, refik, refika" şeklinde anlamının da olduğunu görebileceği gibi anlamsal olarak daha pekişmesi için "Kadın diye eşini bellemiş, dürüst, aile babası bir adamdır." şeklinde cümle içerisinde kullanılmış halini TDK'dan alıntı yapar kendisine kedisi, karısı ve kırmızı kırmızı domatesleri ile mutlu mesut bir hayat temenni ederiz.
* kurumlardan; RTÜK:
huysuz'a kalkan eller kırılsın ulaaaaaaaaaaaaaaaaaannnnn!!! başlatmayın türk aile yapınıza! ne ara çıktı bu yapılaşma anlamıyorum ki, on yıl önce yok muydu?
Yılların Huysuz Virjin'i ekranlara RTÜK yüzünden veda etti. "Benimle Dans Eder Misin?" isimli programda sunuculuk yapan Seyfi Dursunoğlu'nun unutulmaz karakteri Huysuz Virjin "Türk aile yapısına uymadığı ve gençlere kötü örnek olduğu için yasaklandı. Peki, Huysuz'un sesini kısan RTÜK homofobi ve transfobinin bayrağını taşıyan Serap Ezgü ve Kadir Çelik'e, ilkelerine aykırı yayın yapmasına karşın niye sesini çıkarmıyor? Cevap soruda gizli aslında? Şimdi Katina'nın elinde makası, bizim de elimize domatesler. Oylara kuvvet...
* magazinden; Bade İşçil:
en çok bu karının yımırtladıklarını okurken güldüm. pes! bu kadar olur! linkteki röportajı baştan sona okumanızı öneririm. tadımlık bi şeyler isteyenlere bazı inciler:
- "Çevrede o kadar çok rahat kız var ki. Erkekler için bu durum elinin kiri, erkek adam yapar durumu... Sonuçta insanlar gerçek aşkı yaşayana kadar bu mübah. Yapmalı demiyorum ama gelene de hayır diyen bir erkeğe gay derler. Ben biraz bu konularda tutucuyum, kendimi evleneceğim erkeğe saklıyorum."
- "Bir insanın evlendikten sonra birlikte olması bana daha mantıklı geliyor. Kimsenin şahsi fikrini yadırgamam, yargılamam ama bir genç kız için liste halinde bir ilişki mazisi olması hiç hoş değil. Bu evleneceğin insanı da huzursuz etmemesi açısından önemli."
- "Nasıl temiz kaldığımı Mahsun’a sormanız lazım."
- "Ben mümkün olduğu kadar kendimi muhafaza ediyorum. Ben bu konularda tutucu ve yobazım. Ayrıca benim bu düşüncem geri kafalılık da değil ki.. Kişinin evleneceğe kişiye saygı duyması, kendini ona saklaması."
- "Mahsun ile dalış yapmaya da arkadaş grubuyla birlikte gidiyorduk. Ayrıca bu konu beni sıktı. Bir gazetede bakireyim açıklaması, ya da bir liste açıklamaları bana tuhaf geliyor. Ben biraz feministim galiba. Bunları konuşurken bile domates gibi kızarıyorum."
kendisine balık filan yemesini öneriyorum, zihni açarmış. biraz da kitap okursa bir insanın aynı anda hem feminist hem yobaz, her tutucu hem de "gerikafalı olmayan" olamayacağını anlar herhalde.. yani umarım.. inşaallah.. ayrıca sonsuza kadar temiz kalmasını temenni ediyorum.
Ahlak kavramı üzerine kitaplar yazılabilir ama ahlaksız kavramı üzerine hepimizin kurabileceği muğlak bir iki cümle vardır mutlaka. Cinselliği, birbirini seven iki insanın seksüel paylaşımını, liseli genç bir kızın Hülya Koçyiğitsel tavrıyla ve ortalama insan zekâsıyla harmanlayıp 'yanlış bir şey yapmak ya da yanlış bir şey yapmamak' ifadeleri tanımlayan bu genç kızımıza, vakitsiz patlayan cümleleri, bir domates kazandırır mı bilinmez ama Savaş Ay'ın ardından enteresan bir 'Ahlak Bekçisi' unvanını çok görmeyeceğimizi aşikâr.
* siyasetten; Hüsrev Kutlu:
seni o "bir yanlarından" asmak lazım, insanlığı "bir yanlarına" endeksleyen ve "bir yanlarından" anlayan insan. "bir yanlar" adamı seni!
Savaşın bizleri derin bir mutsuzluğa sürüklediği 2007 yılının en cesur ve güzel çıkışlarından biri Bülent Ersoy'dan geldi: "Oğlum olsa askere göndermezdim!" Takip eden günlerde ülkenin savaş tacirleri, kana susamışlıklarını ve transfobilerini harmanlayıp Bülent Ersoy'un üzerine, üzerimize kustu. Bu dönemde özellikle bir isim, AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu, DTP Eski Genel Başkanı Ahmet Türk'ün "Bülent Ersoy kadar cesur olamadılar" sözleri üzerine söylediği "Doğruyu söylemiş. Bülent Ersoy kadar cesur olsaydık, biz de bir yanlarımızı kestirirdik" sözleriyle transseksüel bireylere bakışındaki cehaleti, nefretle yüzümüze çarpıyordu. Değerli bir varoluş biçimini, nefret dolu ağzıyla küfre çevirmeye çalışan bu vekil bey sizce de kariyerinin kalan kısmını sadece birkaç domatese vekâlet ederek geçirmeyi hak etmiyor mu?
* televizyondan; Levent Kırca:
seninkiler ski kokarken biz bi şey dedik mi kıskanç adam?.. propagandayla eşcinsel olanı mı gördün? sen de mi cahilsin anlamadım ki..
Yıllarca ağzından düşürmediği "ski"lerle sözüm ona siyasi eleştiri yapan Kırca, Ali Poyrazoğlu ile arasında çıkan "pornocular savaşı" sırasında Poyrazoğlu'nun oyunlarını eşcinsellik kokmakla ve eşcinsellik propogandası yapmakla suçlamıştı. Meclisin, ordunun, dinin, eğitimin buram buram heteroseksizm koktuğu bir ortamda eşcinselliği Poyrazoğlu'nu eleştirmek için bir silah olarak kullanan Levent Kırca'nın kafasından aşağı domateslerimizi boşaltıyor, skeçlerinde eski eşinin dediği gibi "çekilebilirsin rıfkı" diyoruz.
* basından; Engin Ardıç:
yazdıklarını okuyunca içimden kendisine "hoşt" demek geldi.. aha buraya da yazıyorum işte, ben kızışma dönemimde çiftleştiğim kişiye "eş" diyorsam o kendini bilmez de..... neyse... cahil diyor ve geçiyoruz.
08 Ağustos 2007 tarihinde Akşam gazetesinde "Karının Dönüşü" başlıklı yazısında dile getirmiş olduğu "Elli beş yıldır Türkçe konuşuyorum, ana dilimde "eş" diye hayvanlara denir. Kuşun, aslanın, kaplanın eşi olur, insanın değil." ifadesi ile sevgili Engin Ardıç domates bahçemizin kapılarını aralamıştır. Kalemin ve düşüncenin birleştiği anda akla gelenlerin irdelenmeden kaleme alındığını düşündüğümüz yazısında feministlik, lezbiyenlik, seks işçiliği ve entelektüellik gibi kavramlar arasında kendince bağlantılar kurup çirkin ithamlarda bulunan sayın (evet bu yazı Ankara dışında yazıldı) Ardıç yazısını "Ben şimdi yazımı yazdım gidiyorum, evde karım bekliyor. Kedim de bugünlerde kızıştı, ona da bir eş bulmam gerekiyor. Aha cümle içinde de kullandım, tamam mı entelcikler?" şeklinde noktalamıştır. 55 Yıllık Türkçe konuşma sürecinde kelime ve anlamlarını tekilleştirmeyip, kulaktan dolma bir şekilde değil de Türk Dil Kurumunun Türkçenin daha iyileştirilmesi adına yayınladığı Türkçe sözlükten öğrense idi "eş" kelimesinin "Karı kocadan her biri, hayat arkadaşı, refik, refika" şeklinde anlamının da olduğunu görebileceği gibi anlamsal olarak daha pekişmesi için "Kadın diye eşini bellemiş, dürüst, aile babası bir adamdır." şeklinde cümle içerisinde kullanılmış halini TDK'dan alıntı yapar kendisine kedisi, karısı ve kırmızı kırmızı domatesleri ile mutlu mesut bir hayat temenni ederiz.
* kurumlardan; RTÜK:
huysuz'a kalkan eller kırılsın ulaaaaaaaaaaaaaaaaaannnnn!!! başlatmayın türk aile yapınıza! ne ara çıktı bu yapılaşma anlamıyorum ki, on yıl önce yok muydu?
Yılların Huysuz Virjin'i ekranlara RTÜK yüzünden veda etti. "Benimle Dans Eder Misin?" isimli programda sunuculuk yapan Seyfi Dursunoğlu'nun unutulmaz karakteri Huysuz Virjin "Türk aile yapısına uymadığı ve gençlere kötü örnek olduğu için yasaklandı. Peki, Huysuz'un sesini kısan RTÜK homofobi ve transfobinin bayrağını taşıyan Serap Ezgü ve Kadir Çelik'e, ilkelerine aykırı yayın yapmasına karşın niye sesini çıkarmıyor? Cevap soruda gizli aslında? Şimdi Katina'nın elinde makası, bizim de elimize domatesler. Oylara kuvvet...
* magazinden; Bade İşçil:
en çok bu karının yımırtladıklarını okurken güldüm. pes! bu kadar olur! linkteki röportajı baştan sona okumanızı öneririm. tadımlık bi şeyler isteyenlere bazı inciler:
- "Çevrede o kadar çok rahat kız var ki. Erkekler için bu durum elinin kiri, erkek adam yapar durumu... Sonuçta insanlar gerçek aşkı yaşayana kadar bu mübah. Yapmalı demiyorum ama gelene de hayır diyen bir erkeğe gay derler. Ben biraz bu konularda tutucuyum, kendimi evleneceğim erkeğe saklıyorum."
- "Bir insanın evlendikten sonra birlikte olması bana daha mantıklı geliyor. Kimsenin şahsi fikrini yadırgamam, yargılamam ama bir genç kız için liste halinde bir ilişki mazisi olması hiç hoş değil. Bu evleneceğin insanı da huzursuz etmemesi açısından önemli."
- "Nasıl temiz kaldığımı Mahsun’a sormanız lazım."
- "Ben mümkün olduğu kadar kendimi muhafaza ediyorum. Ben bu konularda tutucu ve yobazım. Ayrıca benim bu düşüncem geri kafalılık da değil ki.. Kişinin evleneceğe kişiye saygı duyması, kendini ona saklaması."
- "Mahsun ile dalış yapmaya da arkadaş grubuyla birlikte gidiyorduk. Ayrıca bu konu beni sıktı. Bir gazetede bakireyim açıklaması, ya da bir liste açıklamaları bana tuhaf geliyor. Ben biraz feministim galiba. Bunları konuşurken bile domates gibi kızarıyorum."
kendisine balık filan yemesini öneriyorum, zihni açarmış. biraz da kitap okursa bir insanın aynı anda hem feminist hem yobaz, her tutucu hem de "gerikafalı olmayan" olamayacağını anlar herhalde.. yani umarım.. inşaallah.. ayrıca sonsuza kadar temiz kalmasını temenni ediyorum.
Ahlak kavramı üzerine kitaplar yazılabilir ama ahlaksız kavramı üzerine hepimizin kurabileceği muğlak bir iki cümle vardır mutlaka. Cinselliği, birbirini seven iki insanın seksüel paylaşımını, liseli genç bir kızın Hülya Koçyiğitsel tavrıyla ve ortalama insan zekâsıyla harmanlayıp 'yanlış bir şey yapmak ya da yanlış bir şey yapmamak' ifadeleri tanımlayan bu genç kızımıza, vakitsiz patlayan cümleleri, bir domates kazandırır mı bilinmez ama Savaş Ay'ın ardından enteresan bir 'Ahlak Bekçisi' unvanını çok görmeyeceğimizi aşikâr.
* siyasetten; Hüsrev Kutlu:
seni o "bir yanlarından" asmak lazım, insanlığı "bir yanlarına" endeksleyen ve "bir yanlarından" anlayan insan. "bir yanlar" adamı seni!
Savaşın bizleri derin bir mutsuzluğa sürüklediği 2007 yılının en cesur ve güzel çıkışlarından biri Bülent Ersoy'dan geldi: "Oğlum olsa askere göndermezdim!" Takip eden günlerde ülkenin savaş tacirleri, kana susamışlıklarını ve transfobilerini harmanlayıp Bülent Ersoy'un üzerine, üzerimize kustu. Bu dönemde özellikle bir isim, AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu, DTP Eski Genel Başkanı Ahmet Türk'ün "Bülent Ersoy kadar cesur olamadılar" sözleri üzerine söylediği "Doğruyu söylemiş. Bülent Ersoy kadar cesur olsaydık, biz de bir yanlarımızı kestirirdik" sözleriyle transseksüel bireylere bakışındaki cehaleti, nefretle yüzümüze çarpıyordu. Değerli bir varoluş biçimini, nefret dolu ağzıyla küfre çevirmeye çalışan bu vekil bey sizce de kariyerinin kalan kısmını sadece birkaç domatese vekâlet ederek geçirmeyi hak etmiyor mu?
* televizyondan; Levent Kırca:
seninkiler ski kokarken biz bi şey dedik mi kıskanç adam?.. propagandayla eşcinsel olanı mı gördün? sen de mi cahilsin anlamadım ki..
Yıllarca ağzından düşürmediği "ski"lerle sözüm ona siyasi eleştiri yapan Kırca, Ali Poyrazoğlu ile arasında çıkan "pornocular savaşı" sırasında Poyrazoğlu'nun oyunlarını eşcinsellik kokmakla ve eşcinsellik propogandası yapmakla suçlamıştı. Meclisin, ordunun, dinin, eğitimin buram buram heteroseksizm koktuğu bir ortamda eşcinselliği Poyrazoğlu'nu eleştirmek için bir silah olarak kullanan Levent Kırca'nın kafasından aşağı domateslerimizi boşaltıyor, skeçlerinde eski eşinin dediği gibi "çekilebilirsin rıfkı" diyoruz.
Monday, June 2, 2008
Yannis Kontos'un Kuzey Kore fotoğrafları:


"Bir zamanlar, çok az yabancının ziyaret edebildiği, askeri ve komünist "Münzevi Krallık" Kuzey Kore'yi görmenin hayalini kurardım. Ama ne yazık ki, Kuzey Kore beni görmek istemedi. Üç yıl boyunca gazeteci vizesi almayı denedim -ve başarısız oldum- bu yüzden de oraya turist ile gittim. Hükümetin belirlediği rehberlerin önderliğinde, devletin onayladığı küçük bir grupla Pyongyang'a uçtum. Ziyaretçilerin profesyonel fotoğraf makinelerini getirmesi yasak olduğu için (fotoğraf çekimi genelde memurları rahatsız ediyor), yanımda iki amatör makine götürdüm.
Çekimleri genellikle -kelimenin tam anlamıyla- kalça hizamdan, makinenin vizörüne bakmadan yaptım. Her gece oda arkadaşım uyurken, fotoğraflarımı MP3 çalara yükledim. Bazen kendimi bir ajan gibi hissettim. Bazen de Kuzey Koreliler'in oyuncu olduğu ve yönetmenin -görünmese de- varlığını sürekli hissettirdiği dev bir film setindeki bir figüran gibi..."
(National Geographic Türkiye, Haziran 2008, s. 18)


daha fazla fotoğraf için buraya, bazı fotoğrafları ve açıklamaları için şuraya tıkıldayın.
ama en önemlisi kişisel web sitesinin başındaki videocuğu izlemeniz. sitede de "news" kısmından "Iraq" bölümüne göz atmanızı öneririm.
Sunday, June 1, 2008
kıyamet alametlerinden
"... Sex and The City filminin ilginç katkılarından biri de bir turizm firması tarafından başlatılan 4 günlük lüks özel turlar. Bedeli 15 bin dolar olan Sex and The City turuna katılanlar dizi kahramanlarının gittikleri barları, yemek yedikleri restoranları, alışveriş yaptıkları özel butikleri, güzellik salonlarını geziyor.Her 90 saniyeye bir kıyafetin düştüğü filmde 300 farklı tasarım kullanılıyor. Dizinin moda ikonu Sarah Jessica Parker, film boyunca 81 kostüm giyiyor. Filmdeki oyuncuların giydikleri giysiler henüz mağazalarda bile yok. Çekimler boyunca her gün 2 buçuk milyon dolarlık özel tasarlanan mücevherler kullanıldı. ..."
Sinem Dönmez, Cumhuriyet Hafta Sonu (31 Mayıs 2008), sayı: 105, sayfa: 6.
Saturday, May 31, 2008
götürün beni...
tarihe not düşmek istiyorum, ben geçtiğimiz iki günde dokuz film izledim:
perşembe öğleni(!) "ne de çok uyumuşum aaaaaa!" diye çığlık çığlığa kalkıp koydum mar adentro'yu "ah javier ah" diye diye gözyaşı döktüm, içime.. sonra ressam arkadaşım görkem'le buluşup büyük bir hata yaparak the other boleyn girl'ü izledim, "eee? noldu şimdi?" filmle ilgili söylediğim ilk ve son söz oldu (diyeyim de cool olayım). akşam eve gelip ray'in apu üçlemesinin son filmi olan apur sansar'ı izledim, içim şişti. ay bu apu'nun başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. adam kime dokunsa ölüyor yaw, yaratık mıdır nedir. neyse dalga geçmiyim, beğendim üçlemeyi. soumitra chatterjee'nin de hastası oldum arada; tesadüfe bakınız ki ilk bu filmde oynamış. oturur izlerim diğerlerini de artık. sonra bi baktyım uykum gelmemiş bi türlü. imaginary friend'im böcük samsa'nın neredeyse geçen senenin bütün filmlerini göndermiş olduğunu hatırlayarak ang lee'den bi se, jie (lust caution) çektim. aman izlemez olaydım! naapmış amcam öyle! "bu adam bu filmleri nasıl çekiyo böyleeeee!" diye ağlaya ağlaya uyudum. ayrıca tony leung chiu wai'ye aşığım, evet.
bu sinema manyaklığı yedi bitirdi beni. sabah kalkınca bir önceki günü tekrar etmek isteği duydum (nedense artık). oturdum los lunes al sol'u izledim (ikinci defa). malum, bardem'i görünce göresi geliyor insanın. sonra da dedim ki chen chang'cığımı görmedim ben uzun zamandır asıl, onu görmem lazım. baktım ki kaplan ve ejderha meğer yokmuş bende, ve yine baktım ki breath varmış. oturdum bi soom yaptım. kim ki duk'la ilişkim az çok hermann hesse'le ilişkime benzediğinden resmen sevdiğimi itiraf etmiyorum. ama izlerim :p sonra da... bi baktım... imkansız aşk hikayeleri modundayım. hemmen bi brokeback mountain izleme isteği geldi, onu da ikinci defa izlemeye direnmedim. ve ang lee'yi imkansız aşkların yönetmeni ilan ettim.. daha erkendi, yıllardır inatla izlemediğim 2046'ya bi bakayım dedim ben de, nasılsa imkansız aşk havamdaydım. tony leung'a tekrar aşık oldum ve "in the mood for love"ı yakın zamanda tekrar izlemeye karar verdim.. uykum gelmeyince what the hell dedim ve "brokeback mountain"ı bir daha izledim. bi yandan ceeeeyyykkkk diye kendimi paralarken bi yandan da "ah be ledger, ölmicektin" diye sayıkladım ama artık çok geçti.. sonra da yattım uyudum.
ve şimdi, "freddieeeeee niye öldüüüüüün" paralanmalarıyla geçen bir sabahtan sonra inatla ders çalışmaya başlamıyorum. okumak bana göre değil mi ne? anladım artık, film izlemek benim için bir kültür-sanat şeysi olmaktan çıkmış çoktan, beynimi uyuşturma arzusuyla ekrana yapışmışım. aksiyonsuz hayatıma aksiyon katıyorum güya. brokeback mountain'daki gibi aşık olup hemen ardından 2046'ya gidiyorum trenle. hindistan'ın bi köyünde ailemin üyelerini kaybediyorum dleirip kendimi yollara atıyorum. sonra da kötü adam'ı baştan çıkarma göreviyle bir ajan oluyorum filan. sonra da hiçbi şey olmuyorum.
babamın sigarayı bırakma yöntemiydi birkaç gün öncesinden üçer paket tüttürüp sigaradan nefret etmek. keşke bana da öyle olsa da bıraksam bu işleri. izlemesem hiçbi şey. olmuyor ama..
"götürün beni buralardan!!!" ya da "emmenez-moi"
Je fuirais laissant là mon passé
Sans aucun remords
Sans bagage et le cœur libéré
En chantant très fort
Emmenez-moi au bout de la terre
Emmenez-moi au pays des merveilles
Il me semble que la misère
Serait moins pénible au soleil
büyüksün be şarl aznavur..
perşembe öğleni(!) "ne de çok uyumuşum aaaaaa!" diye çığlık çığlığa kalkıp koydum mar adentro'yu "ah javier ah" diye diye gözyaşı döktüm, içime.. sonra ressam arkadaşım görkem'le buluşup büyük bir hata yaparak the other boleyn girl'ü izledim, "eee? noldu şimdi?" filmle ilgili söylediğim ilk ve son söz oldu (diyeyim de cool olayım). akşam eve gelip ray'in apu üçlemesinin son filmi olan apur sansar'ı izledim, içim şişti. ay bu apu'nun başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. adam kime dokunsa ölüyor yaw, yaratık mıdır nedir. neyse dalga geçmiyim, beğendim üçlemeyi. soumitra chatterjee'nin de hastası oldum arada; tesadüfe bakınız ki ilk bu filmde oynamış. oturur izlerim diğerlerini de artık. sonra bi baktyım uykum gelmemiş bi türlü. imaginary friend'im böcük samsa'nın neredeyse geçen senenin bütün filmlerini göndermiş olduğunu hatırlayarak ang lee'den bi se, jie (lust caution) çektim. aman izlemez olaydım! naapmış amcam öyle! "bu adam bu filmleri nasıl çekiyo böyleeeee!" diye ağlaya ağlaya uyudum. ayrıca tony leung chiu wai'ye aşığım, evet.
bu sinema manyaklığı yedi bitirdi beni. sabah kalkınca bir önceki günü tekrar etmek isteği duydum (nedense artık). oturdum los lunes al sol'u izledim (ikinci defa). malum, bardem'i görünce göresi geliyor insanın. sonra da dedim ki chen chang'cığımı görmedim ben uzun zamandır asıl, onu görmem lazım. baktım ki kaplan ve ejderha meğer yokmuş bende, ve yine baktım ki breath varmış. oturdum bi soom yaptım. kim ki duk'la ilişkim az çok hermann hesse'le ilişkime benzediğinden resmen sevdiğimi itiraf etmiyorum. ama izlerim :p sonra da... bi baktım... imkansız aşk hikayeleri modundayım. hemmen bi brokeback mountain izleme isteği geldi, onu da ikinci defa izlemeye direnmedim. ve ang lee'yi imkansız aşkların yönetmeni ilan ettim.. daha erkendi, yıllardır inatla izlemediğim 2046'ya bi bakayım dedim ben de, nasılsa imkansız aşk havamdaydım. tony leung'a tekrar aşık oldum ve "in the mood for love"ı yakın zamanda tekrar izlemeye karar verdim.. uykum gelmeyince what the hell dedim ve "brokeback mountain"ı bir daha izledim. bi yandan ceeeeyyykkkk diye kendimi paralarken bi yandan da "ah be ledger, ölmicektin" diye sayıkladım ama artık çok geçti.. sonra da yattım uyudum.
ve şimdi, "freddieeeeee niye öldüüüüüün" paralanmalarıyla geçen bir sabahtan sonra inatla ders çalışmaya başlamıyorum. okumak bana göre değil mi ne? anladım artık, film izlemek benim için bir kültür-sanat şeysi olmaktan çıkmış çoktan, beynimi uyuşturma arzusuyla ekrana yapışmışım. aksiyonsuz hayatıma aksiyon katıyorum güya. brokeback mountain'daki gibi aşık olup hemen ardından 2046'ya gidiyorum trenle. hindistan'ın bi köyünde ailemin üyelerini kaybediyorum dleirip kendimi yollara atıyorum. sonra da kötü adam'ı baştan çıkarma göreviyle bir ajan oluyorum filan. sonra da hiçbi şey olmuyorum.
babamın sigarayı bırakma yöntemiydi birkaç gün öncesinden üçer paket tüttürüp sigaradan nefret etmek. keşke bana da öyle olsa da bıraksam bu işleri. izlemesem hiçbi şey. olmuyor ama..
"götürün beni buralardan!!!" ya da "emmenez-moi"
Je fuirais laissant là mon passé
Sans aucun remords
Sans bagage et le cœur libéré
En chantant très fort
Emmenez-moi au bout de la terre
Emmenez-moi au pays des merveilles
Il me semble que la misère
Serait moins pénible au soleil
büyüksün be şarl aznavur..
Labels:
alıntı/quote,
audio,
insanlık hali,
sinema/cinema,
trippin'?
Tuesday, May 20, 2008
"Yal-nız-ca -- ka-çık-lar -- için!"
"Ne yazık, yaşadığımız bu hayatın içinde, halinden öylesine memnun, öylesine küçük burjuva havası esen, öylesine ruhsuz bu zamanın ortasında, bu mimari yapıtlarının, bu mağazaların, bu politikanın, bu insanların manzarası karşısında altından yolu ele geçirmek öylesine zor ki! Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bu dünyanın ortasında bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp ne yapacaktım! Ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. Tıklık tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocaman statlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir, aklım almıyor bir türlü. İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapıtlarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan."
(Hermann Hesse, Bozkırkurdu, s. 29-30)
işte hermann hesse'in en sevdiğim ve en sevmediğim yanı bu. böyle beylik laflar edip durması. bozkırkurdu olmak mümkünmüş gibi, (haydi mümkün diyelim) kolaymış gibi, (haydi kolay diyelim) çözümmüş gibi. önsözde çılgın gibi niçeden bahseden benim sanki! niçe dememiş mi "umut eziyetin süresini artırır" diye? (ya da öyle bi şey.. her neyse) çok merak ediyorum, acaba hesse ne kadar bozkırkurdu, ne kadar siddhartha, ne kadar narziss olabilmiş? nasıl aydınlanmış? kitaplarında bahsettiği olay aydınlanmaysa ben de aydınlanmışım kardeşim. aynı şeyleri ben de söylüyorum. eee? sonra? napcaz bu bilgiyle?
ama işte, maalesef, yine de seviyorum bu adamı kardeşim! naifse de seviyorum işte! öyle bir anlatıyor ki acısıyla tatlısıyla "vay be" diyo insan.. ama işte... ama ama ama ama ama!
aslında kendimi sans toit ni loi'daki avare mona'yı görüp evde sofra başında anasına babasına "ben de onun gibi özgür olmak istiyorum" diyen kıza benzetiyorum.. kimse de onu iplemiyo işte! (nasıl güldüm o sahnede. histerik histerik şöyle. oooooh!)
ya bu özeleştiri denen manyaklığı kim öğretti bana? kim yaptıysa kendisine ibo'dan "allah cezanı verecek"i armağan ediyorum.
kendime de "berrrrtaraf ett herrrr şeyini!"yi.. :) hadi eyvallah.
(Hermann Hesse, Bozkırkurdu, s. 29-30)
işte hermann hesse'in en sevdiğim ve en sevmediğim yanı bu. böyle beylik laflar edip durması. bozkırkurdu olmak mümkünmüş gibi, (haydi mümkün diyelim) kolaymış gibi, (haydi kolay diyelim) çözümmüş gibi. önsözde çılgın gibi niçeden bahseden benim sanki! niçe dememiş mi "umut eziyetin süresini artırır" diye? (ya da öyle bi şey.. her neyse) çok merak ediyorum, acaba hesse ne kadar bozkırkurdu, ne kadar siddhartha, ne kadar narziss olabilmiş? nasıl aydınlanmış? kitaplarında bahsettiği olay aydınlanmaysa ben de aydınlanmışım kardeşim. aynı şeyleri ben de söylüyorum. eee? sonra? napcaz bu bilgiyle?
ama işte, maalesef, yine de seviyorum bu adamı kardeşim! naifse de seviyorum işte! öyle bir anlatıyor ki acısıyla tatlısıyla "vay be" diyo insan.. ama işte... ama ama ama ama ama!
aslında kendimi sans toit ni loi'daki avare mona'yı görüp evde sofra başında anasına babasına "ben de onun gibi özgür olmak istiyorum" diyen kıza benzetiyorum.. kimse de onu iplemiyo işte! (nasıl güldüm o sahnede. histerik histerik şöyle. oooooh!)
ya bu özeleştiri denen manyaklığı kim öğretti bana? kim yaptıysa kendisine ibo'dan "allah cezanı verecek"i armağan ediyorum.
kendime de "berrrrtaraf ett herrrr şeyini!"yi.. :) hadi eyvallah.
Monday, May 19, 2008
bozkırkurdu ve fusion yatra
"geceyarı çocukları" adlı başyapıyı bitirdiğimden beri boşluktayım sanki. çoktan beri unuttuğum bir his, romanlarda yaşamak. unuttuğum ve özlediğim. finallerin başlamasına bir hafta kala, inadına daha da giriyorum bu dünyaya. üç dört günlük aranın kafi olduğuna karar verip "bozkırkurdu"na başladım dün gece uyumadan önce. rushdie'nin muğlaklığından beynim yeterince sulandı sanırım :p katılsam da katılmasam da hermann hesse'in nispeten daha kesin yargılara varmasını özlemişim. "siddhartha" ve "narziss ve goldmund"la başlayan hesse serüvenim devam etsin bakalım şaheseri sayılan romanıyla. en baştaki yayıncının önsözü bölümünde öyle bir giriş yazmış ki zaten amcam, "aman allahım nolucak bu adama böyle" demeden edemedim.
"... Ama gözümde biraz daha fazla değer taşıyor bu notlar, onları çağın bir belgesi sayıyorum, çünkü Bay Haller'in ruh hastalığı -bugün biliyorum artık- tek bir kişide rastlanan bir garabet değil, doğrudan çağın hastalığıdır, Bay Haller'in içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantı ki, görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz kişilerde değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.
Bu notlar -temelinde ne kadar az ya da çok gerçek yaşantı yer alırsa alsın fark etmez- çağın büyük hastalığını, onunla karşılaşmamaya ya da kötü yanlarını maskelemeye çalışarak yenmeye değil, hastalığın kendisini tanımlamaya yönelik bir girişim oluşturuyor. Kelimenin tam anlamıyla bir cehennem yolculuğu, karanlıklara gömülmüş bir ruh dünyasının karmaşası içinde yapılan bir yolculuk, cehennemden bir geçiş, karmaşanın karşısına dikilerek, kötüyü sonuna kadar yaşama istemiyle yürüyerek cehennemi boydan boya bir arşınlayış anlamı taşıyor."
(Hermann Hesse, Bozkırkurdu, s. 22)
bu arada http://amordemusica.blogspot.com/ adlı
ultra-hiper-süper site sağolsun çılgın albümler indiriyorum. bi tanesi pek hoşuma gitti: louiz banks (hindistan'ın epey önemli bir müzisyeniymiş) ve pt. ronu majumdar'ın beraber hazırladıkları bir albüm. artık caz mı dersiniz geleneksel hint müziği mi dersiniz.. arada bi şey. (türlerden hiç anlamam zaten.) öneririm albümü, rapidleyiverin. bozkırkurdu'nu okurken de çok güzel gidiyo :) (sondaki "unity" adlı parçanın da kuch kuch hota hai'deki kampta sabah ayini sahnesinde söylenen şarkı olması da hoş bi sürpriz oldu. ama filmden pek hazzetmem o başka..)
Bu notlar -temelinde ne kadar az ya da çok gerçek yaşantı yer alırsa alsın fark etmez- çağın büyük hastalığını, onunla karşılaşmamaya ya da kötü yanlarını maskelemeye çalışarak yenmeye değil, hastalığın kendisini tanımlamaya yönelik bir girişim oluşturuyor. Kelimenin tam anlamıyla bir cehennem yolculuğu, karanlıklara gömülmüş bir ruh dünyasının karmaşası içinde yapılan bir yolculuk, cehennemden bir geçiş, karmaşanın karşısına dikilerek, kötüyü sonuna kadar yaşama istemiyle yürüyerek cehennemi boydan boya bir arşınlayış anlamı taşıyor."
(Hermann Hesse, Bozkırkurdu, s. 22)
bu arada http://amordemusica.blogspot.com/ adlı
Tuesday, May 6, 2008
"bi gün bi dizide rol kaptım hayatım değişti" ?
bugünün anısına en lüzumsuz blog girişini yapayım dedim:
hatırla sevgili'de deniz gezmiş rolündeki barış koçak kişisi bakınız nassı solcu olmuş: "Üniversite yıllarında sağcıların arasındaydım. Dizi sayesinde, kişiliğim ve hayat felsefem de Deniz Gezmiş'e benzemeye başladı.."
hasbinallaaaaaah!... e kardeşim madem kendisini canlandırırken öğrendiklerinden bu kadar etkilendin, sen ne biçim sağcıydın? solu okumadan mı sağcı oldun? belli ki öyle yapmışsın.. üniversitelerde senin gibilerden çok var zaten.
kendisine içimden "PES!", dışımdan da "popülizmin böylesi" diyor hayatta başarılar diliyorum.
hatırla sevgili'de deniz gezmiş rolündeki barış koçak kişisi bakınız nassı solcu olmuş: "Üniversite yıllarında sağcıların arasındaydım. Dizi sayesinde, kişiliğim ve hayat felsefem de Deniz Gezmiş'e benzemeye başladı.."
hasbinallaaaaaah!... e kardeşim madem kendisini canlandırırken öğrendiklerinden bu kadar etkilendin, sen ne biçim sağcıydın? solu okumadan mı sağcı oldun? belli ki öyle yapmışsın.. üniversitelerde senin gibilerden çok var zaten.
kendisine içimden "PES!", dışımdan da "popülizmin böylesi" diyor hayatta başarılar diliyorum.
Thursday, May 1, 2008
interesting observations on India no.2
In Europe new civilizations and conquering peoples eliminated or absorbed eralier inhabitants, but the successive waves of peoples who invaded India simply found places within the indigenous structure. India, unlike any other country, accepts a variety of cultural forms and considers them immutable. It is a civilization where 1,650 languages and dialects are claimed as mother tongues and where there is no national dress, cuisine, painting, dance, music, or life-styles. (p. 16-17)
* * * * * * * * * * * * *
No other city has a slum as large as Bombay's Dharavi, where more than half a million people are crammed into tin shacks on four hundred swampy acres. The residents include educated, salaried office workers who cannot find affordable housing elsewhere and are so embarrassed by their surroundings they try not to let friends know they live in Dharavi. (p.21)
* * * * * * * * * * * * *
At times the smell of urine is overpowering. Some owners try to protect the sides of their buildings by decorating them with religious pictures. For instance, a wall in the Bombay Central area had images of the gods Ganesh and Hanuman, the virgin Mary, Sai Baba (the founder of one of the most popular Hindu sects), the untouchable leader Bhimrao Ramji Ambedkar, a Christian cross, a trident and drum (symbols of the god Siva), the number 786 (considered auspicious by Muslims), and the mystical Hindu symbol Om. (p.21)
* * * * * * * * * * * * *
While their vehicles belch noxious exhaust into the already polluted air, the drivers vent their anger by blasting their horns. This, when combined with the high-pitched film songs blaring from store loud-speakers, produces a noise level that has been tested at between fifty-seven and ninety-five decibels, far higher than the fifty-five-decibel limit suggested by the World Health Organization. (p.22)
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990)
* * * * * * * * * * * * *
No other city has a slum as large as Bombay's Dharavi, where more than half a million people are crammed into tin shacks on four hundred swampy acres. The residents include educated, salaried office workers who cannot find affordable housing elsewhere and are so embarrassed by their surroundings they try not to let friends know they live in Dharavi. (p.21)
* * * * * * * * * * * * *
* * * * * * * * * * * * *
While their vehicles belch noxious exhaust into the already polluted air, the drivers vent their anger by blasting their horns. This, when combined with the high-pitched film songs blaring from store loud-speakers, produces a noise level that has been tested at between fifty-seven and ninety-five decibels, far higher than the fifty-five-decibel limit suggested by the World Health Organization. (p.22)
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990)
Sunday, April 27, 2008
feto'nun dış ve iç dünyası
Bir hesabı olmalı milletimizin her ferdinin. Ülkesini ve milletini seven her şahıs "Ben şu kadar yatırım yaparsam, ortaya şu kadar enerji koyarsam, içinde bulunduğum çağda cereyan eden hadiselerin rüzgarını şu kadar arkama alırsam, hızımı şu kadar artırırsam, bu yolu şu kadar bir zamanda katedebilirim.." demeli ve bulunduğu konumda milli kalkınmanın bir yanını teşkil etmeli..
(Fethullah Gülen, Kırık Testi, 2002, s.322)
Benim, şimdiye kadar bütün duam, bütün ızdırabım, insanların Allah'ı bulması, O'na inanması yolunda oldu. Her gün, yana yakıla dua ediyorum: "Allah'ım, ne olur, bahtına düştüm!" diye sızlanıyor ve "Ne olur Allah'ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!" diyorum. O kadar ki, bunun için her gün birkaç efa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlayamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler, onun hasıl ettiği zevk-i ruhaniyi tatmamış olanlar, Cennet'in lezzetini, Cehennem'in işkencelerini ruhlarında hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun vicdanında duymamış olanlar kalkıyor, sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar... devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş... maksatları bunlar olup, bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış bulunanlar, iman adına, Kur'an adına çekilen ızdırapları da aynı kategoride değerlendiriyorlar.
(Fethullah Gülen, Kırık Testi, 2002, s.402)
burnuna pis kokular gelen var mı? sahtekarımtrak sanki.. hımm..?
(Fethullah Gülen, Kırık Testi, 2002, s.322)
Benim, şimdiye kadar bütün duam, bütün ızdırabım, insanların Allah'ı bulması, O'na inanması yolunda oldu. Her gün, yana yakıla dua ediyorum: "Allah'ım, ne olur, bahtına düştüm!" diye sızlanıyor ve "Ne olur Allah'ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!" diyorum. O kadar ki, bunun için her gün birkaç efa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlayamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler, onun hasıl ettiği zevk-i ruhaniyi tatmamış olanlar, Cennet'in lezzetini, Cehennem'in işkencelerini ruhlarında hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun vicdanında duymamış olanlar kalkıyor, sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar... devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş... maksatları bunlar olup, bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış bulunanlar, iman adına, Kur'an adına çekilen ızdırapları da aynı kategoride değerlendiriyorlar.
(Fethullah Gülen, Kırık Testi, 2002, s.402)
burnuna pis kokular gelen var mı? sahtekarımtrak sanki.. hımm..?
dininin hastasıyım amca
yine haber vermeye geldim. bir sübyancı tecavüzcüden bir de bilmemkaç karılıdan. ortak noktaları hiper-"dindar" olmaları. o kadar dindarlar ki, peygamberi taklit edebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar:
1- "... Bursa'da 9 Ocak 2003 tarihinde Nilüfer Evlendirme Dairesi'nde, kendisinden 50 yaş küçük hafız Ayşe Yılmaz'la nikah masasına oturan ve uzun süredir aşırı dinci Vakit Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapan Hüseyin Üzmez Mudanya'da gözaltına alındı. İnegöl İlçesi'nde oturan 14 yaşındaki B.Ç.'ye tecavüz ettiği iddia edilen Hüseyin Üzmez'le birlikte küçük kızın annesi ve babasının da Mudanya Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. ...
... Hüseyin Üzmez'in birlikte olduğu 14 yaşındaki B.Ç. ve babasının şikayeti üzerine gözaltına alındığı ortaya çıktı. B.Ç.'nin annesi L. Ç. ise ‘Kızını fuhuşa zorlamak’ suçundan tutuklandı. ...
... Adının açıklanmasını istemeyen Ç. ailesinin bir komşusu, mobilyacılık yapan baba B.Ç.'nin geçen Salı günü kızı B.Ç.'yi dövdüğünü ve ailenin küçük kıza Hüseyin Üzmez'le birlikte olması için baskı yaptığını ileri sürdü. ..."
bu adam şimdi 78 yaşındaymış. ne diyelim? maşaallah valla.. ne diyebiliriz ki?
vakit ne demiş? "çirkin komplo", "çirkin komplo", "çirkin komplo"...... eminim öyledir.
"Hüseyin Üzmez'in 5 yıl önce Bursa'da nikah kıydığı kendinden 50 yaş küçük Ayşe Yılmaz'ın ailesi bu evliliğe karşı çıkmış ve nikaha gitmemişti.
Bursa'nın Arabayatağı Mahallesi'nde kuruyemişçilik yapan kayınpeder Mustafa Yılmaz sonradan bu evliliği onayladıklarını, “Peygamber Efendimiz de Ayşe anamız 9 yaşındayken evlenmişti. Kızımın evlenmesine ilk zamanlar karşıydım ama sonradan normal karşıladım” demişti."
.... saygılar.
4 saat sonra gelen güncelleme:
olayın içinde kızın anası da varmış. burda.
hüseyin beyin biyografisi şurda. (az daha katil oluyomuş)
suikastın gerekçeleri ise burda. aferin.
2- "... Eğer bir ihtiyaç sözkonusuysa evlenirsiniz. Ve bütün ihtiyaçlarını üstlenirsiniz. İkinci, üçüncü evliliklerin bir bedeli var. Evinin kirasını öder, çocuklarını okutursunuz. Baba olarak da sizi tanır, hayat bu şekilde devam eder. Ama bunlar sadece kendi ihtiyaçlarını karşılayıp, paçavra gibi atıyorlar. Bu kadın haklarına yapılacak en büyük saygısızlık ve hakaret. Kadın saygı duyulması gereken bir varlık. Allah’ın yeryüzündeki en büyük sanatı insan. İnsanı kadın dünyaya getiriyor. Bu kadar kutsal kadına toplumda büyük saygısızlık var. ..."
saygı duyuyosun demek.... bilmukabele.
"... Birileri rızasıyla evleniyorsa kimsenin bir şey demeye hakkı var mı? Ama hukuksal olarak haklarını yerine getirmezseniz, buna inancım da şiddetle karşı çıkar, ben de. Bizim inancımızda mecbur olsa bile, düşünülebilecek en son şey boşanma. Evlilik kutsaldır. Peygamberimize de bu hususta bize göre Allah daha fazla hak tanımış. Allah’ın tanıdığı bu hakkı da kimse Peygamber’in elinden alamaz. Eğer bir adam Müslümansa, Peygamber’i tanıması yeterlidir, kimseye bakmasına gerek yok. Benim kitabımda Peygamber var. Hukuksal olarak endişem yok. ..."
al hadi... buna ne diceksin? peygamber harem kurmuşken hele? haklı valla adam.
"... Mustafa Karaduman, "Eğer tekeşlilik mümkün olsaydı umumhaneler, kerhaneler olmazdı. Yasal olan her şey doğru mu?" dedi. ..."
tekeşlilik mümkün mü değil mi bilinmez.. ama anlamıyorum, erkekler için mümkün değilken kadınlar için nasıl mümkün oluyor?
paygamberin tayfası tarafından (bkz. 2)"azledilen" kadınlar bundan sonra ancak "satılabilecekken", erkekler neden buldukları her deliğe girmelidirler? e peki, cenab-ı rabb'il alemin niye erkek /kadın oranını 1 /5 yapmamış?
neyse bunları söylemek bana düşmez. linklere buyrun:
Muhammed'in Cinsel Hayatı 1
Muhammed'in Cinsel Hayatı 2
izin sağlam yerdenmiş. 9 yaşındaki kızlarla rahat rahat evlenip gerdeğe girebilirsiniz.
1- "... Bursa'da 9 Ocak 2003 tarihinde Nilüfer Evlendirme Dairesi'nde, kendisinden 50 yaş küçük hafız Ayşe Yılmaz'la nikah masasına oturan ve uzun süredir aşırı dinci Vakit Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapan Hüseyin Üzmez Mudanya'da gözaltına alındı. İnegöl İlçesi'nde oturan 14 yaşındaki B.Ç.'ye tecavüz ettiği iddia edilen Hüseyin Üzmez'le birlikte küçük kızın annesi ve babasının da Mudanya Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. ...
... Hüseyin Üzmez'in birlikte olduğu 14 yaşındaki B.Ç. ve babasının şikayeti üzerine gözaltına alındığı ortaya çıktı. B.Ç.'nin annesi L. Ç. ise ‘Kızını fuhuşa zorlamak’ suçundan tutuklandı. ...
... Adının açıklanmasını istemeyen Ç. ailesinin bir komşusu, mobilyacılık yapan baba B.Ç.'nin geçen Salı günü kızı B.Ç.'yi dövdüğünü ve ailenin küçük kıza Hüseyin Üzmez'le birlikte olması için baskı yaptığını ileri sürdü. ..."
bu adam şimdi 78 yaşındaymış. ne diyelim? maşaallah valla.. ne diyebiliriz ki?
vakit ne demiş? "çirkin komplo", "çirkin komplo", "çirkin komplo"...... eminim öyledir.
"Hüseyin Üzmez'in 5 yıl önce Bursa'da nikah kıydığı kendinden 50 yaş küçük Ayşe Yılmaz'ın ailesi bu evliliğe karşı çıkmış ve nikaha gitmemişti.
Bursa'nın Arabayatağı Mahallesi'nde kuruyemişçilik yapan kayınpeder Mustafa Yılmaz sonradan bu evliliği onayladıklarını, “Peygamber Efendimiz de Ayşe anamız 9 yaşındayken evlenmişti. Kızımın evlenmesine ilk zamanlar karşıydım ama sonradan normal karşıladım” demişti."
.... saygılar.
4 saat sonra gelen güncelleme:
olayın içinde kızın anası da varmış. burda.
hüseyin beyin biyografisi şurda. (az daha katil oluyomuş)
suikastın gerekçeleri ise burda. aferin.
2- "... Eğer bir ihtiyaç sözkonusuysa evlenirsiniz. Ve bütün ihtiyaçlarını üstlenirsiniz. İkinci, üçüncü evliliklerin bir bedeli var. Evinin kirasını öder, çocuklarını okutursunuz. Baba olarak da sizi tanır, hayat bu şekilde devam eder. Ama bunlar sadece kendi ihtiyaçlarını karşılayıp, paçavra gibi atıyorlar. Bu kadın haklarına yapılacak en büyük saygısızlık ve hakaret. Kadın saygı duyulması gereken bir varlık. Allah’ın yeryüzündeki en büyük sanatı insan. İnsanı kadın dünyaya getiriyor. Bu kadar kutsal kadına toplumda büyük saygısızlık var. ..."
saygı duyuyosun demek.... bilmukabele.
"... Birileri rızasıyla evleniyorsa kimsenin bir şey demeye hakkı var mı? Ama hukuksal olarak haklarını yerine getirmezseniz, buna inancım da şiddetle karşı çıkar, ben de. Bizim inancımızda mecbur olsa bile, düşünülebilecek en son şey boşanma. Evlilik kutsaldır. Peygamberimize de bu hususta bize göre Allah daha fazla hak tanımış. Allah’ın tanıdığı bu hakkı da kimse Peygamber’in elinden alamaz. Eğer bir adam Müslümansa, Peygamber’i tanıması yeterlidir, kimseye bakmasına gerek yok. Benim kitabımda Peygamber var. Hukuksal olarak endişem yok. ..."
al hadi... buna ne diceksin? peygamber harem kurmuşken hele? haklı valla adam.
"... Mustafa Karaduman, "Eğer tekeşlilik mümkün olsaydı umumhaneler, kerhaneler olmazdı. Yasal olan her şey doğru mu?" dedi. ..."
tekeşlilik mümkün mü değil mi bilinmez.. ama anlamıyorum, erkekler için mümkün değilken kadınlar için nasıl mümkün oluyor?
paygamberin tayfası tarafından (bkz. 2)"azledilen" kadınlar bundan sonra ancak "satılabilecekken", erkekler neden buldukları her deliğe girmelidirler? e peki, cenab-ı rabb'il alemin niye erkek /kadın oranını 1 /5 yapmamış?
neyse bunları söylemek bana düşmez. linklere buyrun:
Muhammed'in Cinsel Hayatı 1
Muhammed'in Cinsel Hayatı 2
izin sağlam yerdenmiş. 9 yaşındaki kızlarla rahat rahat evlenip gerdeğe girebilirsiniz.
Saturday, April 26, 2008
interesting observations on India no.1
"India and Pakistan were supposed to become independent simultaneously on August 14, 1947. However, astrologers discovered the 14th was inauspicious, so secular India postponed its freedom until one minute after midnight, and ever since it has observed August 15 as Independence Day."
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990, p. 8)
"Fuel is always the last thing bought with the family's supply of cash. Men will buy food, clothing, and maybe a radio, but they're seldom willing to spend money for fuel. It's a woman's job to go out and forage for it. If the surrounding trees are cut, the woman has to walk farther and farther and spend hours a day just to get fuel to cook a meal. A man is perfectly willing to cut and sell a tree to get cash, but a woman wants the trees nearby so she can collect twigs and leaves. Thus it's often the woman who cherishes and protects the environment, not the man."
Sunita Narain
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990, p. 4)
In India, as in the West, political theories based on charismatic leaders and institutionalized parties no longer have meaning. The belief that a particular individual can recognize and fulfill an historical process has been shown to be the starting point for political programs that, at best, have kept the poor in chains and, at worst, have led to violence and totalitarianism.
While social movement actors in the West quote the thoughts of Mahatma Gandhi and regard his nonviolent principles as meaningful for the nuclear age, Indian activists do not look to him for moral inspiration. The West sees Gandhi in terms of his abstract teachings, while modern Indians who are determined to change society see him in terms of his life.
He conceived nonviolent noncooperation as a process for breaking the material and metaphysical chains of slavery, but he tied himself so closely to the interests of the ruling castes that he could not possibly put his beliefs into practice. As he confessed shortly before his death, the nonviolence practiced in India was mere pacifism willing to coexist with the traditonal oppressive power structure.
It was through the instrumentality of Gandhi that power was transferred in India in what Antonio Gramsci called a "passive revolution." By this he meant a process presided over by established elites who use what are propagandized as revolutionary changes to maintain and consolidate a supremacy based on narrow consensus that ignores most of the population except as cheering crowds in the background.
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990, p. 4-5)
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990, p. 8)
"Fuel is always the last thing bought with the family's supply of cash. Men will buy food, clothing, and maybe a radio, but they're seldom willing to spend money for fuel. It's a woman's job to go out and forage for it. If the surrounding trees are cut, the woman has to walk farther and farther and spend hours a day just to get fuel to cook a meal. A man is perfectly willing to cut and sell a tree to get cash, but a woman wants the trees nearby so she can collect twigs and leaves. Thus it's often the woman who cherishes and protects the environment, not the man."
Sunita Narain
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990, p. 4)
* * * * * * * * * * * * * * *
The Paradox of Mahatma Gandhi
In India, as in the West, political theories based on charismatic leaders and institutionalized parties no longer have meaning. The belief that a particular individual can recognize and fulfill an historical process has been shown to be the starting point for political programs that, at best, have kept the poor in chains and, at worst, have led to violence and totalitarianism.
While social movement actors in the West quote the thoughts of Mahatma Gandhi and regard his nonviolent principles as meaningful for the nuclear age, Indian activists do not look to him for moral inspiration. The West sees Gandhi in terms of his abstract teachings, while modern Indians who are determined to change society see him in terms of his life.
He conceived nonviolent noncooperation as a process for breaking the material and metaphysical chains of slavery, but he tied himself so closely to the interests of the ruling castes that he could not possibly put his beliefs into practice. As he confessed shortly before his death, the nonviolence practiced in India was mere pacifism willing to coexist with the traditonal oppressive power structure.
It was through the instrumentality of Gandhi that power was transferred in India in what Antonio Gramsci called a "passive revolution." By this he meant a process presided over by established elites who use what are propagandized as revolutionary changes to maintain and consolidate a supremacy based on narrow consensus that ignores most of the population except as cheering crowds in the background.
(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990, p. 4-5)
Sunday, April 6, 2008
lee'nin maceralarından
"... Chris gibi Socco Chico müdavimlerinden bazılarının, geçimlerini sağlamak için sahiden çaba harcadıkları da olur. Geri kalanı tam zamanlı profesyonel asalaklardan oluşur. Portekizli Antonio sapına kadar bir beleşçidir. Çalışmaz. Daha doğrusu, çalışamaz. Orası burası doğranmış bir insan kalıntısıdır, kanını emeceği biri olmadan yaşayamayacak şekilde programlanmıştır. Sırf varlığı bile insanı rahatsız etmeye yeterlidir. Vücudundan, tutunacağı zayıf bir nokta arayan görünmeyen kollar uzanıyor gibidir.
Danimarkalı Jimmy de tam zamanlı beleşçilerden biridir. Tam da onu görmek istemediğinizde çıkıp gelme, duymak istemediğiniz şeyleri söyleme gibi benzersiz bir hüneri vardır. Tekniği, kesinlikle biraz iğrenç sayılabilecek alışıldık tavırlarının garantileyebileceğinden daha fazla nefretinizi kazanmaya dayanır. Bu, ona karşı kendinizi suçlu hissetmenize yol açar, siz de bir içki ısmarlayarak ya da üç beş peseta vererek onun gönlünü almaya çalışırsınız.
Bazı beleşçiler, uzun süre Tanca'da kalan insanlarla sosyal eşitsizliğe dayalı ilişkiler kurmaya yanaşmayıp, turistler ya da gönü birlik gelenler üzerinde uzmanlaşmışlardır. Bir kereye mahsus, hızlı hilelere dayalı bir çalışma teknikleri vardır. ..."
William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 72-73.
tanca her ne kadar fas'ın bir şehri olsa da biraz daha doğudan, mısır'dan bi şarkı koyarken tereddüt etmedim. arapların neşesini en iyi gösteren şarkıalrdan herhalde bu. hem de "aşkım sana haram olsun e mi" gibi bir anlamı olsa da..
"... Genellikle bangır bangır çalan bir radyo bulunur. Arap müziğinin ne başı ne sonu vardır. Zaman mefhumunun dışındadır. İlk kez dinleyen bir Batılıya anlamsız gelebilir, çünkü olmayan bir tempoyu işitmektedir.
Kazablanka'da çalışan bir psikanalistle konuşmuştum. Bir Arabı analiz etmenin sonunun olmadığını söyledi. Onların üstbenleri temel olarak farklıdır. Bir Arabı analiz etmenin imkansız olmasının nedeni belki de zaman kavramına sahip olmamasıdır. O hiçbir şeyi tamamlamaz. İslamın uyuşturucusunun haşhaş olması ilginçtir; haşhaş zaman duygusunu etkiler, böylece olaylar geçmiş, şimdi ve gelecek düzeninde belirmek yerine eşzamanlı bir niteliğe bürünür, geçmişle ve gelecek şimdiki zamanının içinde kaybolur. ..."
William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 78.
sapına kadar oryantalist ve indirgemeci. fas'ın kaçta kaçı "arap"tır tartışılır. kuzey-batı afrika'da araplar genelde sevilmez, işgalci olarak görülürler. neyse... genellemeler her ne kadar "kötü" şeyler olsa da onlara muhtacız di mi? lee böyle uygun görmüş :)
Danimarkalı Jimmy de tam zamanlı beleşçilerden biridir. Tam da onu görmek istemediğinizde çıkıp gelme, duymak istemediğiniz şeyleri söyleme gibi benzersiz bir hüneri vardır. Tekniği, kesinlikle biraz iğrenç sayılabilecek alışıldık tavırlarının garantileyebileceğinden daha fazla nefretinizi kazanmaya dayanır. Bu, ona karşı kendinizi suçlu hissetmenize yol açar, siz de bir içki ısmarlayarak ya da üç beş peseta vererek onun gönlünü almaya çalışırsınız.
Bazı beleşçiler, uzun süre Tanca'da kalan insanlarla sosyal eşitsizliğe dayalı ilişkiler kurmaya yanaşmayıp, turistler ya da gönü birlik gelenler üzerinde uzmanlaşmışlardır. Bir kereye mahsus, hızlı hilelere dayalı bir çalışma teknikleri vardır. ..."
William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 72-73.
tanca her ne kadar fas'ın bir şehri olsa da biraz daha doğudan, mısır'dan bi şarkı koyarken tereddüt etmedim. arapların neşesini en iyi gösteren şarkıalrdan herhalde bu. hem de "aşkım sana haram olsun e mi" gibi bir anlamı olsa da..
"... Genellikle bangır bangır çalan bir radyo bulunur. Arap müziğinin ne başı ne sonu vardır. Zaman mefhumunun dışındadır. İlk kez dinleyen bir Batılıya anlamsız gelebilir, çünkü olmayan bir tempoyu işitmektedir.
Kazablanka'da çalışan bir psikanalistle konuşmuştum. Bir Arabı analiz etmenin sonunun olmadığını söyledi. Onların üstbenleri temel olarak farklıdır. Bir Arabı analiz etmenin imkansız olmasının nedeni belki de zaman kavramına sahip olmamasıdır. O hiçbir şeyi tamamlamaz. İslamın uyuşturucusunun haşhaş olması ilginçtir; haşhaş zaman duygusunu etkiler, böylece olaylar geçmiş, şimdi ve gelecek düzeninde belirmek yerine eşzamanlı bir niteliğe bürünür, geçmişle ve gelecek şimdiki zamanının içinde kaybolur. ..."
William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 78.
sapına kadar oryantalist ve indirgemeci. fas'ın kaçta kaçı "arap"tır tartışılır. kuzey-batı afrika'da araplar genelde sevilmez, işgalci olarak görülürler. neyse... genellemeler her ne kadar "kötü" şeyler olsa da onlara muhtacız di mi? lee böyle uygun görmüş :)
şekerlerimi geri ver brüksel..
"... Aslında Morton bütün o sonu belirsiz yıllar boyunca, istenmediği masalarda kovulmadan önce birkaç dakika daha kalabilmek için çaresizce çırpındığı o yıllar boyunca dedikodu ve skandal konusunda duyularını keskinleştirmişti. Biri belsoğukluğuna mı yakalandı, Morton ne yapar eder öğrenirdi. Kim ne saklamaya çalışıyor, hissederdi. Hiçbir şey belli etmeyen bir yüz ifadesi bile onun telepatik güçlerine yenik düşerdi.
Bir de, halden anlayan iyi bir dinleyici, sempatik biri ya da sırlarınızı açmayı tercih edeceğiniz biri olmadığı halde sizin ağzınızdan laf almayı becerirdi. Bazen onun orada olduğunu unutup, masadaki birine bir şey demiş bulunurdunuz. Bazen de o, araya şahsi, küstah bir soru sokuşturur, siz de farkına varmadan cevaplardınız. O kadar beş para etmeyen bir kişiliği vardı ki, kendinizi korumanızın imkanı olmazdı. ..."
William S. Burroughs ("Café Central'de", Arabölge, s. 60)
morton kişisinden öyle bi tiksindim ki bi an, blogumu okuyanlara sormak istiyorum: morton'dan nefret ettiniz mi bunları okuyunca? yoksa burroughs sadece beni mi etkiliyor?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
fransız kültür'den rastgele cd alıp dinleme alışkanlığım mevye vermeye başladı sonunda. bu hafta keşfettiklerim: fréhel ve les rita mitsouko. klasik fransız "şanson" olayına sarmak isterseniz, fréhel'e bayılacaksınız. favori şarkım da "le fils de la femme poisson" :) eşliğinde bale yapıyorum hani, o derece...)
les rita mitsouko ise ciddiye alınmayı hak ediyor, bence. sadece "variéty" albümünü dinledim, bütün şarkılar birbirinden güzel. youtube'dan ve kendi sitesinen bakındığım kadarıyla eskiler de fena değil, ama daha çok "çılgın" tanımlamasını hak ediyorlar :) diğer albümlerle ilgili görüşlerimi daha sonra yazarım, diskografinin yarısı inmiş bile. beni ilk vuran catherine ringer'ın sesi oldu. başlarda pek beğenmedim, sonra aşık oldum. tarifsiz ikilemler içindeyim. neyse.. albüm ve grup iyi güzel de, öğrendiğim üzücü bir şey de var: grubun diğer yarısı (gitarist) fred chichin yakın zamanda ölmüş. bulduğum anda kaybettim yani grubu. sitesindeki videolara bi bakın derim.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
dün gece zapzapzaplarken tv5'te ne görsem beğenirsiniz? neredeyse 200 kişi bi sahneye çıkmış jacques brel'den "amsterdam"ı söylüyorlar. tüylerim anında diken diken oldu tabii, kaçar mı? sonradan anladım ki -birinin sesi acayip tanıdık gelen- iki amca dönüşümlü olarak şarkıyı söylüyor, arada koro da bu ikisine katılıyor.. pek güzeldi. ama tabii "ah jak" dedirtti insana.. onun gibi söyleyemez ki kimse... derken şarkı bitti, bi de ne duyayım? sunucu amca "evet brüksel'den yaptığımız yayın devam ediyor" gibisinden bişiyler demez mi?! naaaassssı yaniiiii?!!! sen grand place'ın ortasına şeffaf, devasa ve çadırımsı bi şey kur, içine doldur bütün brüksel kültür-sanat camiası üyelerini.. (brel'in kızı france brel de ordaydı.) dışarda yağmur (tabii ki) ve şemsiyeleriyle bekleşen insanlar.. hemşehrilerim :) kimler çıkmadı ki o sahneye? şarkıcılar, dansçılar, ve tabii ki çizgiromancılar! philippe geluck'ü görünce de bi "aaaaaa!" demeden duramadım. ama ne yazık ki tam da sonlarına yetişmişim.. pek bi şey seyredemedim. yine de, gecenin en iyi performansına değinmeden geçmemeliyim. adını hatırlamadığım -ve bu yüzden kederlere boğulduğum- bir kız, "les bonbons"u öyle güzel öyle güzel söyledi ki... kimse inanamadı herhalde izleyenlerden. brel'in tarzından da epey farklıydı. hareketleri hala gözümün önünde :) adını bi daha görsem "işte buydu" derim de, işte o zamana kadar beklemedeyim.
bugünkü yazımı bitirirken de, adettendir, bi şarkı bırakayım size. bu kadar brüksel ve brel demişken, tabii ki brel'den bi şarkı olacak bu.. les bonbons :)
Bir de, halden anlayan iyi bir dinleyici, sempatik biri ya da sırlarınızı açmayı tercih edeceğiniz biri olmadığı halde sizin ağzınızdan laf almayı becerirdi. Bazen onun orada olduğunu unutup, masadaki birine bir şey demiş bulunurdunuz. Bazen de o, araya şahsi, küstah bir soru sokuşturur, siz de farkına varmadan cevaplardınız. O kadar beş para etmeyen bir kişiliği vardı ki, kendinizi korumanızın imkanı olmazdı. ..."
William S. Burroughs ("Café Central'de", Arabölge, s. 60)
morton kişisinden öyle bi tiksindim ki bi an, blogumu okuyanlara sormak istiyorum: morton'dan nefret ettiniz mi bunları okuyunca? yoksa burroughs sadece beni mi etkiliyor?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
fransız kültür'den rastgele cd alıp dinleme alışkanlığım mevye vermeye başladı sonunda. bu hafta keşfettiklerim: fréhel ve les rita mitsouko. klasik fransız "şanson" olayına sarmak isterseniz, fréhel'e bayılacaksınız. favori şarkım da "le fils de la femme poisson" :) eşliğinde bale yapıyorum hani, o derece...)
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
dün gece zapzapzaplarken tv5'te ne görsem beğenirsiniz? neredeyse 200 kişi bi sahneye çıkmış jacques brel'den "amsterdam"ı söylüyorlar. tüylerim anında diken diken oldu tabii, kaçar mı? sonradan anladım ki -birinin sesi acayip tanıdık gelen- iki amca dönüşümlü olarak şarkıyı söylüyor, arada koro da bu ikisine katılıyor.. pek güzeldi. ama tabii "ah jak" dedirtti insana.. onun gibi söyleyemez ki kimse... derken şarkı bitti, bi de ne duyayım? sunucu amca "evet brüksel'den yaptığımız yayın devam ediyor" gibisinden bişiyler demez mi?! naaaassssı yaniiiii?!!! sen grand place'ın ortasına şeffaf, devasa ve çadırımsı bi şey kur, içine doldur bütün brüksel kültür-sanat camiası üyelerini.. (brel'in kızı france brel de ordaydı.) dışarda yağmur (tabii ki) ve şemsiyeleriyle bekleşen insanlar.. hemşehrilerim :) kimler çıkmadı ki o sahneye? şarkıcılar, dansçılar, ve tabii ki çizgiromancılar! philippe geluck'ü görünce de bi "aaaaaa!" demeden duramadım. ama ne yazık ki tam da sonlarına yetişmişim.. pek bi şey seyredemedim. yine de, gecenin en iyi performansına değinmeden geçmemeliyim. adını hatırlamadığım -ve bu yüzden kederlere boğulduğum- bir kız, "les bonbons"u öyle güzel öyle güzel söyledi ki... kimse inanamadı herhalde izleyenlerden. brel'in tarzından da epey farklıydı. hareketleri hala gözümün önünde :) adını bi daha görsem "işte buydu" derim de, işte o zamana kadar beklemedeyim.
bugünkü yazımı bitirirken de, adettendir, bi şarkı bırakayım size. bu kadar brüksel ve brel demişken, tabii ki brel'den bi şarkı olacak bu.. les bonbons :)
Saturday, March 29, 2008
muhlis bey'den inciler 1
KALP KERİZİ NEDİL?..
Yazan: Kalpasör Dottor Muhlis bey...
Kalp kerizi dediyimis kalp sıkıştırasyonu aslında aşırı heyecam veyağ fikir sonucu oluşur. Kalp atı verilen ciyer biçimindeki organımızı hepsiniz ciyercilerde görmüşsünüzür. Bu organ 1) atlardamar, 2) hoplardamar, 3) karıncağız, 4) kulakcağız olmak üzele dörte ayrılır. Bis bu dört organa da kollar ve bacaklar diyoluz. Allahaısmalladık..
(Cırcırböceği Muhlis Bey ve Yavlum Mithat, Behiç Pek ve Latif Demirci, sol baştan 5. sayfa)
Yazan: Kalpasör Dottor Muhlis bey...
Kalp kerizi dediyimis kalp sıkıştırasyonu aslında aşırı heyecam veyağ fikir sonucu oluşur. Kalp atı verilen ciyer biçimindeki organımızı hepsiniz ciyercilerde görmüşsünüzür. Bu organ 1) atlardamar, 2) hoplardamar, 3) karıncağız, 4) kulakcağız olmak üzele dörte ayrılır. Bis bu dört organa da kollar ve bacaklar diyoluz. Allahaısmalladık..
(Cırcırböceği Muhlis Bey ve Yavlum Mithat, Behiç Pek ve Latif Demirci, sol baştan 5. sayfa)
Thursday, March 13, 2008
türk kimdir ?
derslerim sağolsun, içim dışım milliyetçilik oldu. herkes her şeyi farklı tanımladığı için zaman zaman kabak tadı veren konular arada bir öyle kişilere geliyo ki sinirli sinirli kahkahalar atmaktan geri duramıyorum. bu haftaki en manyağımız -ki tarihimizin en manyağı da olabilir kendisi- nihal atsız olmasına rağmen, bir de reha oğuz türkkan var ki hayalgücüyle gülmekten öldürdü beni. atsız kadar manyak olsa da, topluma o kadar zararlı değil en azından. zannımca hani.. atsız herhalde fırst bulsaydı hitler x2 filan olurdu. neyse.. incilerini dökelim. önce türkkan'ın "türk" tanımını buyrun:
buğday tenli, orta ve ortadan az uzun boylu, düz veya pek hafif çekik gözlü, kestane saçlı, ela-kestane gözlü, yuvarlak başlı, dar burunlu, azıcık belirli elmacık kemikli, kuvvetli yapılı, dayanıklı; geç, fakat şiddetli öfkeli, cesur, çok büyük askeri kabiliyetli, benci, geçimsiz fakat kuvvetli bir otorite altında örnek disiplinli; teşebbüs kabiliyeti az; sanat zevki ve sanat kabiliyeti vasatın üstünde, çok zeki, kavrayış kudreti çok derin, sentetik, pratik dehalı, hükmetmek meyli kuvvetli, iradeli, başkalarının hüviyetini benimseyip onların sahasında da kendini sivriltmek hevesine mağlup, bir sahada aynı enerjiyi uzun zaman gösteremeyen, itiyat edindiği işlerde çok çalışkan, yoksa tembel; fakat birdenbire müthiş hamleli faaliyet gösterebilen ve o zaman çok dinamik olan, toptan iyi görüşlü, teferruatta ihmalci; zaruret halinde merhametsiz, fakat mümkün oldukça çok merhametli, müsamahakar, gösterişi sevmeyen, vakur, fakat gururlu, ve oldukça kıskanç, haysiyet ve şerefine çok düşkün, asil zihniyetli, ciddi, fakat melankolik olmayan insanlar.
(reha oğuz türkkan, "ileri türkçülük ve partiler", s. 87)
buyrun şimdi de tımarhaneden çıkarılmaması gereken atsız psikopatına.. güven bakırezer "modern türkiye'de siyasi düşünce"nin 4. cildinde nihal atsız hakkında şunları yazmış:
çingenelerin hindistan'a sürülmelerini ya da olmazsa hakkari'de zorunlu ikamet ettirilerek "adam edilmeleri"ni önermiştir. kürtlerin de aynı şekilde kendilerine gidecek bir yer bulmalarını, örneğin birleşmiş milletler'en afrika'da bir yurtluk istemelerini, aksi halde, başlarına gelebilecekleri ermenilerden sorup öğrenmelirini tavsiye etmiştir. (s. 355)
atsız'dan bi de "şiir" buyrun efenim:
türk, atına atladı,
çin'in ödü patladı.
silinmez damağından
kılıcın kanlı tadı.
tengri hepimizi faşolardan korusun. amin.
buğday tenli, orta ve ortadan az uzun boylu, düz veya pek hafif çekik gözlü, kestane saçlı, ela-kestane gözlü, yuvarlak başlı, dar burunlu, azıcık belirli elmacık kemikli, kuvvetli yapılı, dayanıklı; geç, fakat şiddetli öfkeli, cesur, çok büyük askeri kabiliyetli, benci, geçimsiz fakat kuvvetli bir otorite altında örnek disiplinli; teşebbüs kabiliyeti az; sanat zevki ve sanat kabiliyeti vasatın üstünde, çok zeki, kavrayış kudreti çok derin, sentetik, pratik dehalı, hükmetmek meyli kuvvetli, iradeli, başkalarının hüviyetini benimseyip onların sahasında da kendini sivriltmek hevesine mağlup, bir sahada aynı enerjiyi uzun zaman gösteremeyen, itiyat edindiği işlerde çok çalışkan, yoksa tembel; fakat birdenbire müthiş hamleli faaliyet gösterebilen ve o zaman çok dinamik olan, toptan iyi görüşlü, teferruatta ihmalci; zaruret halinde merhametsiz, fakat mümkün oldukça çok merhametli, müsamahakar, gösterişi sevmeyen, vakur, fakat gururlu, ve oldukça kıskanç, haysiyet ve şerefine çok düşkün, asil zihniyetli, ciddi, fakat melankolik olmayan insanlar.
(reha oğuz türkkan, "ileri türkçülük ve partiler", s. 87)
buyrun şimdi de tımarhaneden çıkarılmaması gereken atsız psikopatına.. güven bakırezer "modern türkiye'de siyasi düşünce"nin 4. cildinde nihal atsız hakkında şunları yazmış:
çingenelerin hindistan'a sürülmelerini ya da olmazsa hakkari'de zorunlu ikamet ettirilerek "adam edilmeleri"ni önermiştir. kürtlerin de aynı şekilde kendilerine gidecek bir yer bulmalarını, örneğin birleşmiş milletler'en afrika'da bir yurtluk istemelerini, aksi halde, başlarına gelebilecekleri ermenilerden sorup öğrenmelirini tavsiye etmiştir. (s. 355)
atsız'dan bi de "şiir" buyrun efenim:
türk, atına atladı,
çin'in ödü patladı.
silinmez damağından
kılıcın kanlı tadı.
tengri hepimizi faşolardan korusun. amin.
Tuesday, March 4, 2008
havadan sudan
blog işi de yalan olmak üzere adeta.. hiçbi şeyi yazmaz oldum. tabii her şeyden önce "ders çalışmaya çalışmaktan beynimi yicem" faslı var da, onu kısa kesiyorum. çevremdeki insanları yeterince sıktım bu mevzuyla. sonraaaa... geleli bir ayı geçti ama senem'i ve canan'ı sadece birer kere gördüm. (aha yazıyom buraya gerçek isimlerini. oh be!) akrabalarımı bile görmüyorum mesela.. teyzemi sadece iki kere gördüm. kadın gelip beni karşılamasaydı bi kere görmüş olcaktım. nuray ablayı görmedim, aysel'i görmedim (hoş, kendisi denizli'deymiş)... amcamları da bikaç kere gördüm işte.. ama o arada, nasıl olduysa, gülseli'yi gördüm bi kere =)) daha ne olsun? eve kapanmış oturuyorum yani.. elimde olsa okula da gitmicem.
artık film de izleyemiyorum. "iki/üç film birden" günlerim gerilerde kaldı. ama son zamanlarda iki güzel film gördüm: the man from earth ve lady in the lake.
birincisi kesinlikle süperçılgın bi film!!! herkes izlesin! bi de deli gibi "parfümün dansı"nı andırdı tabii.. ama wiki'ye bakılırsa senaristin -yani jerome bixby'nin- aklına bu fikir, kitap çıkmadan 20 yıl önce gelmiş. ben bilmem wiki bilir. ikinci film de ilginçti. vasattı işte. oyunculuklar pek bi değişikti bi de. izlememin tek sebebi, iki hafta önce başladığım ve öylece bırakmak zorunda kaldığım "bir film nasıl okunur"daki şu cümleler:
"Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahıs anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur. Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici, klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük. Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı." (James Monaco, s.49)
eveeeeet... bunların dışında.. geçen pazar, yani son gününde einstein sergisi'ne gittim. pek ilginçti, pek güzeldi.. bisssürü şey öğrendim :)) mesela einstein'ı, doğduğu zaman, bi uzay gemisine (miydi) koysaydık ve verseydik gazı, ışık hızına çok yakın bi hızda gitseydi bu, einstein bugün 1 günlük olucaktı. yaaaaa.... neler de biliyorum. süperim. (bırakın bilimi, popüler bilim geçmişi iki carl sagan kitabını geçmeyen biri bunları görünce apışıp kalıyo.) her bölümde de şeker şeker çocuklar anlatıyodu konuları. genel görecelilik'teki çocuk çok tatlıydı hele.. onu pek dinleyemedim. 4.boyut olan zaman boyutundan filan bahsediyodu.. bi de yerçekimi yok mu diyodu ne.. hakkaten genel göreceliliği mi dinliyodum??? hepsi meçhul.. bi de bi kadınla tanıştım giderken. emekli öğretmen olduğunu söyledi. "nasssı yaniii?!" dedim, 40'tan fazla göstermiyodu çünkü. sonra da başladı gençliğinin sırlarını anlatmaya: robin sharma, meditasyon, tanrı, inanç, pozitif enerji.... ayyyy! gerildim! hiç gelemem öyle şeylere! hele robinşarmalara! ne o öyle abi! kendimi bildim bileli aynı şeyi yazıyolar anlatıyolar bu adamlar, hayvan gibi de para kaldırıyolar af buyrun. "ferrarisini satan bilge"ymiş. hadi diyelim, hakkaten çok manyak bi Bilgi'ye eriştin, bu öyle uluorta anlatılır mı? hadi anlattın, isteyen öğrensin dedin, kitap diye basılıp satılır mı bu kardeşim? ayıp değil mi? uzakdoğu olayını da kapitalizmin oyuncağı yaptınız ya, pes! bre allahın gavuru, sen kiiiiiim bilgelik kim?! neyse.. susuyorum.. ha bi de, sergi sonunda gösterilen belgeselleri bile izlemedim, koşup eve geldim çalışayım diye.. ve çalışamdım tabii ki.. sanırım man from earth'ü o zaman izledim kardeşimle.
bi deeee.... 22 şubat'ta cevahir sahnesi'nde "bir anarşistin kaza sonucu ölümü"ne gittim. hayatımda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi. her şeyiyle harikaydı. iyi ki "ben ruhi bey nasılım"a bilet bulamadım da buna aldım. (ruhi bey de tam efsane oldu. hiç mi bilet bulunmaz bu oyuna kardeşim! bi ben seyredemedim uğur polat'ı..) atilla şendil aşmış. oyun hakkında çok şey yazmak istiyodum aslında.. ama aradan bu kadar zaman geçince hem unuttum hem de boşverdim. kendim bile sıkılıyorum düşünmekten aynı konu üzerinde.
onun dışındaaaa... bütün vaktimi "nolucak bu memleketin hali" diye hayıflanmakla geçiriyorum. hayıflanmıyorum da aslında, direkman küfrediyorum. gizlimiz saklımız yok. elitistin allahı oldum, türkiye'yi 60 milyonuyla yakma hayalleri kurmaktan bile vazgeçtim. bir ada devleti kurmaya karar verdim. anarşist düzen. ağaçlardan muz filan toplayıp yicez işte. bol sanat, kitap, felsefe, müzik, film... (dışardan tedarik etcez tabii biçok şeyi, kendimizi hapsetmicez adaya. sadece içerde gerektiği kadar çalışılcak.) bi de tabii ki "savaşma seviş" mantığı. ehe!
hayvanları insanlardan daha çok sevmek üzereyim. makyajdan gözenekleri tıkanmış karılar başlarını örtme özgürlükleri kısıtlanıyo diye akıllarında protesto ederken uzaktan akrabalarımızı seyretmeyi daha uygun buluyorum:
artık film de izleyemiyorum. "iki/üç film birden" günlerim gerilerde kaldı. ama son zamanlarda iki güzel film gördüm: the man from earth ve lady in the lake.
"Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahıs anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur. Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici, klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük. Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı." (James Monaco, s.49)
eveeeeet... bunların dışında.. geçen pazar, yani son gününde einstein sergisi'ne gittim. pek ilginçti, pek güzeldi.. bisssürü şey öğrendim :)) mesela einstein'ı, doğduğu zaman, bi uzay gemisine (miydi) koysaydık ve verseydik gazı, ışık hızına çok yakın bi hızda gitseydi bu, einstein bugün 1 günlük olucaktı. yaaaaa.... neler de biliyorum. süperim. (bırakın bilimi, popüler bilim geçmişi iki carl sagan kitabını geçmeyen biri bunları görünce apışıp kalıyo.) her bölümde de şeker şeker çocuklar anlatıyodu konuları. genel görecelilik'teki çocuk çok tatlıydı hele.. onu pek dinleyemedim. 4.boyut olan zaman boyutundan filan bahsediyodu.. bi de yerçekimi yok mu diyodu ne.. hakkaten genel göreceliliği mi dinliyodum??? hepsi meçhul.. bi de bi kadınla tanıştım giderken. emekli öğretmen olduğunu söyledi. "nasssı yaniii?!" dedim, 40'tan fazla göstermiyodu çünkü. sonra da başladı gençliğinin sırlarını anlatmaya: robin sharma, meditasyon, tanrı, inanç, pozitif enerji.... ayyyy! gerildim! hiç gelemem öyle şeylere! hele robinşarmalara! ne o öyle abi! kendimi bildim bileli aynı şeyi yazıyolar anlatıyolar bu adamlar, hayvan gibi de para kaldırıyolar af buyrun. "ferrarisini satan bilge"ymiş. hadi diyelim, hakkaten çok manyak bi Bilgi'ye eriştin, bu öyle uluorta anlatılır mı? hadi anlattın, isteyen öğrensin dedin, kitap diye basılıp satılır mı bu kardeşim? ayıp değil mi? uzakdoğu olayını da kapitalizmin oyuncağı yaptınız ya, pes! bre allahın gavuru, sen kiiiiiim bilgelik kim?! neyse.. susuyorum.. ha bi de, sergi sonunda gösterilen belgeselleri bile izlemedim, koşup eve geldim çalışayım diye.. ve çalışamdım tabii ki.. sanırım man from earth'ü o zaman izledim kardeşimle.
onun dışındaaaa... bütün vaktimi "nolucak bu memleketin hali" diye hayıflanmakla geçiriyorum. hayıflanmıyorum da aslında, direkman küfrediyorum. gizlimiz saklımız yok. elitistin allahı oldum, türkiye'yi 60 milyonuyla yakma hayalleri kurmaktan bile vazgeçtim. bir ada devleti kurmaya karar verdim. anarşist düzen. ağaçlardan muz filan toplayıp yicez işte. bol sanat, kitap, felsefe, müzik, film... (dışardan tedarik etcez tabii biçok şeyi, kendimizi hapsetmicez adaya. sadece içerde gerektiği kadar çalışılcak.) bi de tabii ki "savaşma seviş" mantığı. ehe!
hayvanları insanlardan daha çok sevmek üzereyim. makyajdan gözenekleri tıkanmış karılar başlarını örtme özgürlükleri kısıtlanıyo diye akıllarında protesto ederken uzaktan akrabalarımızı seyretmeyi daha uygun buluyorum:
Labels:
alıntı/quote,
sanat/art,
sinema/cinema,
tiyatro/theater,
video
Saturday, February 23, 2008
( "milliyetin ilmi mahiyeti" )
"İnsan terbiyece müşterek bulunmadığı bir cemiyet içinde yaşarsa bedbaht olur. Son zamandaki tecrübelerimiz bize gösterdi ki, mefkure şeniyetten doğmuşsa mucizeler göstermeye kadirdir. Fakat, şeniyetten doğmıyan bir mefkure de, sahibi için son derecede mühliktir. Çünkü, bu hal daima fikirlerle hislerin ruh içinde çarpışmasını mucip olur. Böyle bir hal insanı, intihara, teverrüme, tecennüne kadar sevkedebilir. Halbuki şaniyetten doğan bir mefkure, hasta ruhlara şifa, bozuk sinirlere metanet verir."
Ziya Gökalp - Küçük Mecmua, sayı: 28 - 25.12.1923
pısss ilmi mahiyet.. milletim bende tam tersi etki yarattı. napcaz şimdi?
Ziya Gökalp - Küçük Mecmua, sayı: 28 - 25.12.1923
pısss ilmi mahiyet.. milletim bende tam tersi etki yarattı. napcaz şimdi?
Tuesday, February 12, 2008
"The Revolution is Now"
herkes izle(t)meli ! / everybody should watch !
"the old appeals to racial, sexual and religious chauvinism to rabid nationalist fervor are beginning not to work. a new consciousness is developing which sees the earth as a single organism. and recognizes that an organism at war with itself is doomed."
carl sagan
Subscribe to:
Posts (Atom)
"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur." - Salman Rushdie
