dün ağlama günümdü. dandik-ötesi ab dersinden çıkıp kütüphaneye yollandım, "hotel rwanda"yı izlemek için. doğru okudunuz, düne kadar bir türlü izle(ye)memiştim. bir haftadır da dvd'yi çantamda gezdiriyodum, "hem de tam iki saatmiş, nasıl durcam ben bunun başında" diye erteliyodum. e yani, bolivud filmi değil ki kardeşim şarkılı türkülü, soykırım izliyosun, insan nasıl dayanır. neyse ama, sonuç olarak izlemek zorunda kaldım (ders için). ve ınınınnn!!! o iki saat nasıl geçti anlamadım bile. annem gibi, gözyaşları dökerek hem de.. cry freedom da çok etkilemişti aynen böyle. ama sonra ne oldu? akşamüstü yağmur çiselemiş sokaklarda seke seke banliyödeki evime geldim. (bahçeşehir'e banliyo demek caiz midir hocam?) filmde joaquin phoeni'in canlandırdığı gazeteci eleman gibi, "aman tanrım çok korkunç!" diyip hayatıma devam ettim.. insanlığımdan utanmak zaten her allahın günü yaşadığım bi şey...
ikinci filmi eve gelince izledim. tv5'te yayınlanan bi televizyon filmi bu da: le silence de la mer. ikinci dünya savaşı sırasında, almanya fransa'yı işgal ettikten sonra, fransız bi dede-torunun evine yerleş(tiril)en bi alman subayla torun arasındaki imkansız aşk. aman yarabbi!!! acıklı-ötesiydi bu da. içinde bulundukları duruma bakılırsa yani.. adam da bi yakışıklı bi yakışıklı. aksan maksan yapmış böyle alman görünmek için... isviçreliymiş. eve girip şapkasını çıkarıp selam vermesi var ki... aaah! bildiğiniz jön işte. onlara da ayrı gözyaşı döktüm işte, vah kavuşamadılar diye.. bi televizyon filmi için gayet iyiydi hem. ***spoiler*** hele hatunun adama söylediği ilk ve son kelimenin "adieu" olması bitirdi beni. ***spoiler*** çok duygusallaştım, farkındayım.
"... Aslında Morton bütün o sonu belirsiz yıllar boyunca, istenmediği masalarda kovulmadan önce birkaç dakika daha kalabilmek için çaresizce çırpındığı o yıllar boyunca dedikodu ve skandal konusunda duyularını keskinleştirmişti. Biri belsoğukluğuna mı yakalandı, Morton ne yapar eder öğrenirdi. Kim ne saklamaya çalışıyor, hissederdi. Hiçbir şey belli etmeyen bir yüz ifadesi bile onun telepatik güçlerine yenik düşerdi. Bir de, halden anlayan iyi bir dinleyici, sempatik biri ya da sırlarınızı açmayı tercih edeceğiniz biri olmadığı halde sizin ağzınızdan laf almayı becerirdi. Bazen onun orada olduğunu unutup, masadaki birine bir şey demiş bulunurdunuz. Bazen de o, araya şahsi, küstah bir soru sokuşturur, siz de farkına varmadan cevaplardınız. O kadar beş para etmeyen bir kişiliği vardı ki, kendinizi korumanızın imkanı olmazdı. ..."
William S. Burroughs ("Café Central'de", Arabölge, s. 60)
morton kişisinden öyle bi tiksindim ki bi an, blogumu okuyanlara sormak istiyorum: morton'dan nefret ettiniz mi bunları okuyunca? yoksa burroughs sadece beni mi etkiliyor?
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
fransız kültür'den rastgele cd alıp dinleme alışkanlığım mevye vermeye başladı sonunda. bu hafta keşfettiklerim: fréhel ve les rita mitsouko. klasik fransız "şanson" olayına sarmak isterseniz, fréhel'e bayılacaksınız. favori şarkım da "le fils de la femme poisson" :) eşliğinde bale yapıyorum hani, o derece...) les rita mitsouko ise ciddiye alınmayı hak ediyor, bence. sadece "variéty" albümünü dinledim, bütün şarkılar birbirinden güzel. youtube'dan ve kendi sitesinen bakındığım kadarıyla eskiler de fena değil, ama daha çok "çılgın" tanımlamasını hak ediyorlar :) diğer albümlerle ilgili görüşlerimi daha sonra yazarım, diskografinin yarısı inmiş bile. beni ilk vuran catherine ringer'ın sesi oldu. başlarda pek beğenmedim, sonra aşık oldum. tarifsiz ikilemler içindeyim. neyse.. albüm ve grup iyi güzel de, öğrendiğim üzücü bir şey de var: grubun diğer yarısı (gitarist) fred chichin yakın zamanda ölmüş. bulduğum anda kaybettim yani grubu. sitesindeki videolara bi bakın derim.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
dün gece zapzapzaplarken tv5'te ne görsem beğenirsiniz? neredeyse 200 kişi bi sahneye çıkmış jacques brel'den "amsterdam"ı söylüyorlar. tüylerim anında diken diken oldu tabii, kaçar mı? sonradan anladım ki -birinin sesi acayip tanıdık gelen- iki amca dönüşümlü olarak şarkıyı söylüyor, arada koro da bu ikisine katılıyor.. pek güzeldi. ama tabii "ah jak" dedirtti insana.. onun gibi söyleyemez ki kimse... derken şarkı bitti, bi de ne duyayım? sunucu amca "evet brüksel'den yaptığımız yayın devam ediyor" gibisinden bişiyler demez mi?! naaaassssı yaniiiii?!!! sen grand place'ın ortasına şeffaf, devasa ve çadırımsı bi şey kur, içine doldur bütün brüksel kültür-sanat camiası üyelerini.. (brel'in kızı france brel de ordaydı.) dışarda yağmur (tabii ki) ve şemsiyeleriyle bekleşen insanlar.. hemşehrilerim :) kimler çıkmadı ki o sahneye? şarkıcılar, dansçılar, ve tabii ki çizgiromancılar! philippe geluck'ü görünce de bi "aaaaaa!" demeden duramadım. ama ne yazık ki tam da sonlarına yetişmişim.. pek bi şey seyredemedim. yine de, gecenin en iyi performansına değinmeden geçmemeliyim. adını hatırlamadığım -ve bu yüzden kederlere boğulduğum- bir kız, "les bonbons"u öyle güzel öyle güzel söyledi ki... kimse inanamadı herhalde izleyenlerden. brel'in tarzından da epey farklıydı. hareketleri hala gözümün önünde :) adını bi daha görsem "işte buydu" derim de, işte o zamana kadar beklemedeyim. bugünkü yazımı bitirirken de, adettendir, bi şarkı bırakayım size. bu kadar brüksel ve brel demişken, tabii ki brel'den bi şarkı olacak bu.. les bonbons :)
yıllarca bir o yana bir bu yana devrilip yatmanın sonuçlarını görüyorum, şükürler olsun. kurslara git, yetmedi ülkesine git, heriflerin dilini öğreneme bi türlü. sanırım bunu başarabilmiş ender insanlardan biriyim. aklım başıma üç gün önce geldi. "aaaa! 15-16 haziran'da DELF varmış, giriyim bari bi notum olsun." oldu canım.. olsun. b2 al. o da yetmedi c1 filan al. süpersin sen, yaparsın. gavurun ülkesinde master sevdasına dört ayımı fransızca'ya ayırmaya karar verdim. (blogum da ufaktan "şuna başladım, buna karar verdim" yerine dönüşüyo ya, hadi hayırlısı.) tırsım tırsım tırsmaktayım. kendimi aşmam lazım bu dönem. asıl sorunumuza gelelim. fransızca öğrenmek isteyen biri bana geldi, "napıyım da öğreneyim" diye sordu, ne derim? klasik cevap: "paso fransızca şarkı dinle, orda burda. mümkünse fransızca altyazılı fransızca filmler izle. olmazsa başka altyazı koy, tercihen ingilizce. al şu tell me more'ları da, kopyala, takıl bunlarla, oyun gibi zaten. bi de ufaktan kitap mitap okumaya çalış. şarkıların sözlerine de internetten bakmayı unutma. arada sırada sözlük de karıştırırsan aşar gidersin." bunları böyle sıralayınca, bi de müstakbel kursumuzu eklersek, hakikaten aşıp gitmek icap eder, değil mi? ama olmicak öyle, o da belli. 11 yıldır ingilizce öğrenme sürecinde olmak toefl'dan çıkınca "hasss... nassı yaa! o spiiking neydi öylee?!" dememe engel olamamışken -ki sınav beni en son korkutan şeydir, bu kadar da kendime güvenirim- fransızca'da durum nasıl olacak bilinmez. bu hissiyatlar içinde açtım tv5 izliyorum yine üç gündür. tanrılarım! o ne sıkıcılıktır! yani bildiğiniz fransız sıkıcılığı + trt2 diye düşünün. ama trt2 tv5'i hakikaten döver. sanırım elli yılda bir iyi bir gösteriyorlar. vasat fransız filmlerinin hali ortada. hepsinde gerard depardieu, daniel auteuil, juliette binoche vb oynamıyor. hele bi de dizileri var ki, ne siz sorun ne ben söyliyim. burun kıvırdığımız binikiyüz gece, kopuk kanatlar, yaralı parmaklıklar filan yanında lost kalır. işte ancak blog yazarken arkada fon yapsın diye açılacak bir kanal. neyse ki teletext'ten fr altyazısını buldum kanalın da okumaya çalışırken saçmalıklar arada kaynıyo azcık. fransız sıkıcılığı demişken şimdi, adamların hakkını da yemeyelim, pek çılgın kimseler çıkıyo bu fransızlardan. bi de böyle, ülkeleri güzel ya hani (yavşaklık modu).. facebook'taki quizde de "ilerde paris'te yaşican" dediler ya bana... ondan yani.. hani kaderim benim oralar. soğuk ama.. olsun artık o kadar da. (işte şu anda kendimden tisssskiniyorum!) özüme dönmek gerekirse, fransızlar kötüdür. cennet vatanımızı bölmek istemişlerdir. hala da istemektedirler. bu yüzden ben gidip onlara hadlerini bildircem. türk'ün gücünü dünyaya göstercem! (bu nası?) şu iğrenç üsluba da bi çözüm bulmalıyım... bitirirken de sizi bi başka şarkıyla baş başa bırakıyorum. zazie'den "je suis un homme" (ben bir insanım). asıl adı "Isabelle Marie Anne de Truchis de Varennes" imiş. soylu x 2 yani. (benim öyle adım olsa kalemden çıkmazdım.) "totem" albümü de korkunç olmuş, böyle güzel bi şarkı araya nasıl sıkışmış anlamadım. son olarak şarkıdaki küresel ısınma'ya dokundurma olayını pek sevdik, hastasıyız. gidip cnbc-e'de 50. defa "as good as it gets"i izliyim.
bilindiği gibi ülkemizde ve dünyada kazma sayısı ve oranı hızla artıyor. gidişatı görmek için televizyona bakmak yeterli sanırım. kabus gibi bir kısır döngüde, halkımız izledikçe kazmalaşıyor ve kazmalaştıkça izliyor. en çok izlenenler de herhalde diziler, diziler, diziler, ve diziler... elitist görünmek istemem, ben de dizi izliyorum. ancak yaptığım pekçok şeyde en önemli kriterim "zevk almak" olduğundan ve şu kazmalıklar diyarındaki kazma diziler insana zevk vermek yerine cinlerini tepesine çıkardığı için yenilere bakmıyorum bile. "hatırla sevgili" de her hafta bir şekilde takip ettiğim tek dizi. iki sene önce kronik cansıkıntısından muzdarip olduğum dönemlere rastlamıştı başlangıcı, takıldım kaldım. başlarda -resmen izlerken büyüdüğüm- thalia dizilerindeki hikayeler gibi bir kavuşamama hikayesiyle başlayan ama ana konusu kabak tadı verdikçe bu saçmalığın paralel gittiği hicap memleketinin yakın tarihindeki siyasi bunalımlar ve askeri müdahaleler konusu tam tersinde gittikçe daha iyi işlenen bir dizi bu. (cümle kesin düşük müşük olmuştur ama anladınız siz onu.) ve izlemeye devam etmemin tek sebebi, bu ibret alınacak olaylara yer vermesi. belirtmeden geçmiyim, senaristleri de şu bitmez tükenmez ahmet-yasemin kavuşamama saçmalığına bir son verdikleri için tebrik ediyorum. devrimci üniversite gençliğine odaklanmak doğru seçim. farkındayım, burası türkiye. dizilerin en az 80 yada 90 dakika "bir şey" gösterme zorunluluğu bulunan bir ülkenin bir televizyon kanalında yayınlanan bir dizi, nitelik olarak lost'la, nip/tuck'la, six feet under'la, dexter'la, house'la, rome'la, carnivale'la filan karşılaştırılamaz bile. televizyondan bile para kazanamayanların ülkesindeyiz ne de olsa. ama buna rağmen, ittire kaktıra, o dönemin arşiv görüntülerinin ve gazete manşetlerinin araya sıkıştırıldığı, bir avuç oyuncusuyla o dönemde "sokaktaki adam" imajını gözümüzde canlandırmamıza yardımcı olan bu yapımı türkiye'deki benzerlerinde ayırmak ve takdir etmek lazım. (ya bi de, yazmazsam çatlarım, olabildiğince tarafsız ama biraz da sola çeken bir dizi bu.) dedim ya, lost çekmiyoruz burda, tabii ki klasik türk dizisi klişelerinden geçilmiyor. ama işte, her hafta koştura koştura çekildiği belli olsa da, iç bayacak kadar uzun süre aynı şeyler gösterilse de izletiyor kendini. oyuncular için ayrı bir yazı yazılabilir tabii, bilindik talihsizlikler işte: sen kalk, ayda aksel, avni yalçın, engin şenkan, laçin ceylan gibi tiyatro efsanelerinin yanına getir o beren saat denen kadını koy başrol oyuncusu diye; o da her allahın bölümünde aynı kurbağamsı surat ifadesiyle yürümeyi bile beceremeden, elini kolunu nereye koyacağını bilememesinden sallayıp duran, ne üzülebilen ne de sevinebilen kazık gibi haliyle orda dursun. ama olsun, biz alışığız böyle şeylere. genç kadrodan en beğendiğim, ne yalan söyliyim, berk hakman. umarım harika bir karakter oyuncusu olur ilerde. keşke sevgili halkım -illa izleyecekse- bunları izlese. nereden geldiğini -ve muhtemelen nereye gittiğini- görebilse. (yok yani, tabii o dizi izlemekle olacak şey değil de, hani ben şey olsun diye şeettim.. neyse bitti.)