Showing posts with label sinema/cinema. Show all posts
Showing posts with label sinema/cinema. Show all posts

Sunday, June 1, 2008

kıyamet alametlerinden

"... Sex and The City filminin ilginç katkılarından biri de bir turizm firması tarafından başlatılan 4 günlük lüks özel turlar. Bedeli 15 bin dolar olan Sex and The City turuna katılanlar dizi kahramanlarının gittikleri barları, yemek yedikleri restoranları, alışveriş yaptıkları özel butikleri, güzellik salonlarını geziyor.
Her 90 saniyeye bir kıyafetin düştüğü filmde 300 farklı tasarım kullanılıyor. Dizinin moda ikonu Sarah Jessica Parker, film boyunca 81 kostüm giyiyor. Filmdeki oyuncuların giydikleri giysiler henüz mağazalarda bile yok. Çekimler boyunca her gün 2 buçuk milyon dolarlık özel tasarlanan mücevherler kullanıldı. ..."

Sinem Dönmez, Cumhuriyet Hafta Sonu (31 Mayıs 2008), sayı: 105, sayfa: 6.

Saturday, May 31, 2008

götürün beni...

tarihe not düşmek istiyorum, ben geçtiğimiz iki günde dokuz film izledim:

perşembe öğleni(!) "ne de çok uyumuşum aaaaaa!" diye çığlık çığlığa kalkıp koydum mar adentro'yu "ah javier ah" diye diye gözyaşı döktüm, içime.. sonra ressam arkadaşım görkem'le buluşup büyük bir hata yaparak the other boleyn girl'ü izledim, "eee? noldu şimdi?" filmle ilgili söylediğim ilk ve son söz oldu (diyeyim de cool olayım). akşam eve gelip ray'in apu üçlemesinin son filmi olan apur sansar'ı izledim, içim şişti. ay bu apu'nun başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. adam kime dokunsa ölüyor yaw, yaratık mıdır nedir. neyse dalga geçmiyim, beğendim üçlemeyi. soumitra chatterjee'nin de hastası oldum arada; tesadüfe bakınız ki ilk bu filmde oynamış. oturur izlerim diğerlerini de artık. sonra bi baktyım uykum gelmemiş bi türlü. imaginary friend'im böcük samsa'nın neredeyse geçen senenin bütün filmlerini göndermiş olduğunu hatırlayarak ang lee'den bi se, jie (lust caution) çektim. aman izlemez olaydım! naapmış amcam öyle! "bu adam bu filmleri nasıl çekiyo böyleeeee!" diye ağlaya ağlaya uyudum. ayrıca tony leung chiu wai'ye aşığım, evet.
bu sinema manyaklığı yedi bitirdi beni. sabah kalkınca bir önceki günü tekrar etmek isteği duydum (nedense artık). oturdum los lunes al sol'u izledim (ikinci defa). malum, bardem'i görünce göresi geliyor insanın. sonra da dedim ki chen chang'cığımı görmedim ben uzun zamandır asıl, onu görmem lazım. baktım ki kaplan ve ejderha meğer yokmuş bende, ve yine baktım ki breath varmış. oturdum bi soom yaptım. kim ki duk'la ilişkim az çok hermann hesse'le ilişkime benzediğinden resmen sevdiğimi itiraf etmiyorum. ama izlerim :p sonra da... bi baktım... imkansız aşk hikayeleri modundayım. hemmen bi brokeback mountain izleme isteği geldi, onu da ikinci defa izlemeye direnmedim. ve ang lee'yi imkansız aşkların yönetmeni ilan ettim.. daha erkendi, yıllardır inatla izlemediğim 2046'ya bi bakayım dedim ben de, nasılsa imkansız aşk havamdaydım. tony leung'a tekrar aşık oldum ve "in the mood for love"ı yakın zamanda tekrar izlemeye karar verdim.. uykum gelmeyince what the hell dedim ve "brokeback mountain"ı bir daha izledim. bi yandan ceeeeyyykkkk diye kendimi paralarken bi yandan da "ah be ledger, ölmicektin" diye sayıkladım ama artık çok geçti.. sonra da yattım uyudum.

ve şimdi, "freddieeeeee niye öldüüüüüün" paralanmalarıyla geçen bir sabahtan sonra inatla ders çalışmaya başlamıyorum. okumak bana göre değil mi ne? anladım artık, film izlemek benim için bir kültür-sanat şeysi olmaktan çıkmış çoktan, beynimi uyuşturma arzusuyla ekrana yapışmışım. aksiyonsuz hayatıma aksiyon katıyorum güya. brokeback mountain'daki gibi aşık olup hemen ardından 2046'ya gidiyorum trenle. hindistan'ın bi köyünde ailemin üyelerini kaybediyorum dleirip kendimi yollara atıyorum. sonra da kötü adam'ı baştan çıkarma göreviyle bir ajan oluyorum filan. sonra da hiçbi şey olmuyorum.
babamın sigarayı bırakma yöntemiydi birkaç gün öncesinden üçer paket tüttürüp sigaradan nefret etmek. keşke bana da öyle olsa da bıraksam bu işleri. izlemesem hiçbi şey. olmuyor ama..
"götürün beni buralardan!!!" ya da "emmenez-moi"


Je fuirais laissant là mon passé
Sans aucun remords
Sans bagage et le cœur libéré
En chantant très fort

Emmenez-moi au bout de la terre
Emmenez-moi au pays des merveilles
Il me semble que la misère
Serait moins pénible au soleil



büyüksün be şarl aznavur..

Saturday, May 17, 2008

3 süper film birden








(izleme sırasına göre sıraladım.) her birini elişer kere öneririm.

not: evet, üçüncü film "sans toit ni loi", egemavisi :) bu siteleri de analmıyorum canım. kendi kendine referans veriyo diye bilgisayara kaydedip değil direkt siteden yüklüyorum fotoğrafları, buna rağmen yaranamıyorum. iyilik de yaramıyo hıyarlara. bundan sonra atacam bilgisayara ordan upload etcem nerden bulduğumu da söylemicem! hıh!

yoğun istek üzerine bi başka not: "be kind rewind"a beni götüren ve alkazar sinemasında çılgın dakikalar yaşatan kişi lollius'tur. kendisine hastayım! (hastayım uleeeeyyynnn!!!)

Thursday, May 1, 2008

Bastır! Indiaaa :)


bugün itibarıyla kişisel bollywood sezonumu açmış bulunmaktayım. artık elimden bir uçan bi kaçan kurtulur. emule'ye fazla mesai yaptırmaya başladım bile. bu sabah gelen bi filmle başlıyım dedim: chak de! india.
gayet iyiydi. bildiğiniz gaz spor filmlerindendi ama bollywood için hiper-kalite. aklınıza gelebilecek her türlü bollywood saçmalığı var ya hani, onlar yoktu, öyle diyim. hindistan'ın dünya hokey şampiyonası'na katılacak kadınlar hokey takımının -shahrukh khan tarafından- neredeyse sıfırdan başlanarak çalıştırılması ve sonunda -spoiler olacak ama- dünya şampiyonu olmasının öyküsü. tabii ki bu sonuç takımdan beklenmiyor ama holivud yapınca oluyo da bolivud yapınca olmaz mı? give them a break, yane. (mütamadiyen savunma psikolojisi)

vasat bolly filmlerinden beklenemeyen bi şekilde konuya odaklı gittik. muhtelif ruh hallerinin ve davranışların altında yatan sebepler de gayet iyi açıklanmıştı. konumuz her ne kadar bu hatun kişilerin "çalıştırılması" olsa da üzerinde durulan meselelerin kadın-erkek eşitliği mücadelesi, takım ruhunun geliştirlmesi ve dolayısıyla hindistan'ın "milli" bütünlüğünün sağlanması olması hoştu. (milli bütünlük olayı epey gözümüze sokuluyor aslında: her eyaletten gelen hatunlar geçmişte birbirlerine karşı oynamışlar; kendi eyaletinden ya da sosyal sınıfından olanlarla birbiriyle takılıyolar. bazıları birbirleriyle anlaşamıyor bile, ortak dil yok!) her zamanki jest, mimik ve triplerini sergileyen şahruk da b igüzel hizaya getiriyo bu tipleri. son ana kadar "lan yenilcekler mi acaba?!" diye izletiyor kendini insana bu film. (ama tabii siz bu hissi yaşamicaksınız çünkü sonunu söyledim. ahı ahı ahı! :p ) tabii hatunların birbirlerine kıl olmalarından daha da önemlisi, ülkedeki müslüman-hindu çekişmesinin sebep olduğu kabir khan'ın hayatının karartılması mevzusu da önemli. adam hindistan diye kendini paralasın, millet kalkıp bizi pakistan'a sattın desin. (şu filmlerdeki hindistan milliyetçiliği propagandası da beni öldürüyo. hani ihtiyaç var mı yok mu tartışılır..)

ha bu arada, kimse dans edip şarkı söylemedi. hani bu sebepten bollywood filmlerinden tiksinenler müsterih olsunlar :) ama tabii ki filmde müzik var. sukhwinder singh'ciğim bomba "çak dee o çak dee indiyaaa" şarkısını söylemiş, hastası oldum. siz de dinleyin diye alta youtube'dan video koyayım dedim. bi baktım filmden sonra bu şarkıya klip çekmişler ve şahruk'a blayback yaptırmışlar. "hay ben sizi napıyım!" dedirtti tabii.. son anda böyle bi saçmalık beklemiyodum.. (e ama haksız mıyım? herif zaten filmin başrolünde! bırakın da klipte de sukhwinder'i görelim. adamın neye benzediğini öğrenmek için iki saat foto aratmak zorunda kalmıyım.) ama olsun, şarkı güzel işte, klibe katlanılabilir:

Sunday, April 27, 2008

fanaa ve bollywood


hazır hindistan ataklarımda biri gelmişken sizlere bollywood maceramdan(!) ve en sevdiğim bollywood filminden bahsedeyim: fanaa :) tam bir buçuk sene önce hayali arkadaşım(!) böcük samsa'yla aramızda şöyle bi konuşma geçti:
ben: ya ben hiç bolivud filmi izlemedim. nedir ne diildir bunlar? söylesene bir iki tane indiriyim.
o: valla son zamanlarda şunlar çıktı: fanaa ve black
ben: peki mersi.

ve bu iki filme emule'de tıklarım. önce fanaa gelir. açarım, izlemeye başlarım...
hayatımda bi filmi izlerken bu kadar "oha!" dediğim az olmuştur herhalde. derler ya yeşilçam filmleri gibi, değil. yeşilçam x3 kardeşim! yeşilçam'daki entrikalar halt etmiş. fanaa'da resmen iki filmi birleştirip bir yapmışlar. ve o kadar manyak ki.. tarifi imkansız. güler misin ağlar mısın? sinema diil başka bi şey! filmi hemen ertesi gün annemlere izlettim, bolca sövdüler bana "bu ne böyleee!" diye.. olsun.. bollywood çılgınlığım başlamış oldu.

kişisel görüşüm bollywood sinemasının miladının 2000 yılı olması. hakikaten 2000'den önce ve 2000'den sonra çekilen filmler arasında dağlar kadar fark var. tabii burada bollywood'u biraz daha sınırlandırıp en büyük bütçeli ve en idialı filmlere bakmak lazım, hani şu "en" oyuncuların yer aldığı. (bir büyük aile bunlar! hakakten bakın! hepsi birbirinin kuzeni, amcasının oğlu, babasının arkadaşının oğlu filan; en kötü ihtimalle) dolayısıyla 2000'den önce çekilen filmleri pek beğenmedim. awaara'dan ve mungal-e-azam'dan filan tiksindim, o yüzden başka "klasik" izlemekten itinayla kaçındım.

bi süre kendi içimde bi shahrukh mu aamir mi şçekişmesi yaşadıktan sonra, "ikisi de!" diyebildim, huzurluyum. devamlı şaklabanlık yapan sharhrukh'la ağır abi aamir'in yerleri ayrı. kalbimdeler. bu aralar bayağı uzak kaldım bu filmlerden maalesef.. geçen sene öyle bir sömürdüm ki (günde 3 film izleyerek, yani tanesi üçer saatten günde 9 saat), izleyecek film kalmadı bana. yenilerinin çekilmesini bekliyorum. izledikçe de seçici oluyor ya insan.. yönetmeniyle oyuncusuyla seçiyorum artık filmleri. ama bir bollywood filmi hiçbir zaman normal bi film eğildir, öyle muamele edilmemesi gerekir. beklentileriniz "iyi" bir film filan izlemekse bulaşmayın, kusarsınız. "iyi" bir bollywood filminden beklemeniz gerekenler şunlardır: naiflik, güzel şarkılar ve danslar, güzel/yakışıklı oyuncular, saçmasapan bir senaryo :) küçükken yeşilçam hastası olan birine kesinlikle önerebilirim.

en ilginci de, şimdiye kadar fanaa'yı kime izlettiysem hayran olmasıdır (hepsi kadın tabii ki). hatta birçoğu ilk başta "ya bak emin misin? ben hiç gelemem öyle salaklıklara" demiş, sonradan ben bi kenarda horlarken gözleri faltaşı gibi açılmış ekrana kilitlenmişlerdir. mesela sevgili lollius bunlardan biridir :) (rezil mi ettim? :p)

şimdilik bu kadar yazmış olayım. arkası gelir elbet. aşağıda fanaa'nın en güzel parçası, muhteşem sonbahar görüntüleriyle karşınızda. beni özleyin anacıım, baaay!

Friday, April 25, 2008

yallah namaza ! yoksa işte böyle olur mazallah :

işte geçen hafta bir lisenin din dersi kapsamında izletilen ve öğrencilerde davranış bozukluğuna neden olan hiper-dandik bi arap filmi. kesinlikle iğrenç ve dinden imandan nefret ettiren bi film. ibret olsun diye izlemekte yarar varmış, "bilenler" öyle diyo :)









Thursday, April 10, 2008

gözyaşları sel olup akarkene...

dün ağlama günümdü. dandik-ötesi ab dersinden çıkıp kütüphaneye yollandım, "hotel rwanda"yı izlemek için. doğru okudunuz, düne kadar bir türlü izle(ye)memiştim. bir haftadır da dvd'yi çantamda gezdiriyodum, "hem de tam iki saatmiş, nasıl durcam ben bunun başında" diye erteliyodum. e yani, bolivud filmi değil ki kardeşim şarkılı türkülü, soykırım izliyosun, insan nasıl dayanır. neyse ama, sonuç olarak izlemek zorunda kaldım (ders için). ve ınınınnn!!! o iki saat nasıl geçti anlamadım bile. annem gibi, gözyaşları dökerek hem de.. cry freedom da çok etkilemişti aynen böyle. ama sonra ne oldu? akşamüstü yağmur çiselemiş sokaklarda seke seke banliyödeki evime geldim. (bahçeşehir'e banliyo demek caiz midir hocam?) filmde joaquin phoeni'in canlandırdığı gazeteci eleman gibi, "aman tanrım çok korkunç!" diyip hayatıma devam ettim.. insanlığımdan utanmak zaten her allahın günü yaşadığım bi şey...



ikinci filmi eve gelince izledim. tv5'te yayınlanan bi televizyon filmi bu da: le silence de la mer. ikinci dünya savaşı sırasında, almanya fransa'yı işgal ettikten sonra, fransız bi dede-torunun evine yerleş(tiril)en bi alman subayla torun arasındaki imkansız aşk. aman yarabbi!!! acıklı-ötesiydi bu da. içinde bulundukları duruma bakılırsa yani.. adam da bi yakışıklı bi yakışıklı. aksan maksan yapmış böyle alman görünmek için... isviçreliymiş. eve girip şapkasını çıkarıp selam vermesi var ki... aaah! bildiğiniz jön işte. onlara da ayrı gözyaşı döktüm işte, vah kavuşamadılar diye.. bi televizyon filmi için gayet iyiydi hem.
***spoiler***
hele hatunun adama söylediği ilk ve son kelimenin "adieu" olması bitirdi beni.
***spoiler***
çok duygusallaştım, farkındayım.

Friday, March 7, 2008

boli boli boli mangal



bugün bişiyler oldu bana, bloga yapıştım. şu klipleri de koyup gidiyorum artık...
efenim, filmimiz, hindistan'daki ilk isyanı örgütleyenlerden mangal pandey'i anlatan the rising: ballad of mangal pandey. başrolde emirciğim var =)) rani de esas kızımız güya da.. pek bi olayı yok. yalnız şurdan dansta aşmış olduğu klibi görebilirsiniz. varlık gösterdiği tek sahne denebilir. biz daha "ilginç" şarkılara(!) odaklanalım:
öncelikle, yukardaki klibe hastayım. özellikle çingene hatunlara. hala şaşarım hindistan'ta öyle sahneleri olan film nasıl gösterime girdi diye.. bu arada, yamulmuyorsam, şimdiye kadarki en yüksek bütçeli bolivud filmidir bu. yakışır yani. şarkıda da "seni hayırsız, kalbimi çaldın" gibilerinden sözler var. orta yerde tepinen de emir. (saça sakala hastayım tabe.) bi nevi alkollü içki içip böyle oluyo. içmemek lazım tabii.. o beyaz içki neydi unuttum, filmi bi sene önce izlediğim için affedin.
alttaki şarkıya da ayrıyeten hastayım. benden başka da kimse sevmez, onu belirteyim. zaten tamamı söylenmemiş filmde. bizimkiler tam isyan edecekler, toplaşıp "el medet mevla" diyolar. şarkıyı tam olarka çevirebilirim hatta. ama yapmıyorum.. ar damarım çatladı ama yok olmadı henüz.. ayinde hindusu müslümanı birarada (isyanın ve filmin kilit noktalarından). anlaşılacağı üzere takkeliler bizimkiler. ortalıkta gezen tütsücüler bi yana, şarkıyı söyleyen/playback yapan insanın gözleri üstünde durulmalı izlenirken. o nasıl bir yuvarlamadır allahım! dua ederken orgazm olunuyor herhal.. klibin sonlarına doğru bi haberci geliyor, grubun müslüman liderine gidiyor. (emir/pandey ikinci adam gibi ve hindu.. ama insanları en çok gaza getiren o.) kalkarlarken selam verme stillerine de dikkat. (emir aslında müslüman tabii.. soyadı khan, hindistan'daki bütün müslümanlar gibi :p )
bu arada.. derseniz ki bu isyan niye çıkmış.. efenim ingilizler bu hintli askerlere yeni silah getiriyolar ve fişeklerini ağızlarıyla açıp tüfeğe koymaları gerekiyor. ama fişek yapılırken inek ve domuz yağı kullanılmış. inek hindulara kutsal, domuz müslümanalra haram.. ordan gerisini şeedin. olayın sonunda mangal'ı yakalayıp asıyorlar. ama hemen ardından ço kdaha büyük bi halk isyanı çıkıyo ve sonuç olarak ingilizler bu inek/domuz yağı işinden vazgeçiyolar. boyunalrı altlarında kalsın.

Wednesday, March 5, 2008

havadan sudan 2

ayrıca, sayın gadjo'dan milyon kere özür diyorum, filmleri hala izle(ye)medim. bir yandan da o yüzden vicdan azabı çekiyorum. kendisine, muhtemelen izlediği bir filmden, süpper bi şarkı yolluyorum:



mastır işi yatarsa hindistan'a gitmeyi tekrar düşünmeliyim.. asıl hayallerimi unutmamalıyım. hatırlıyım diye de yazıyorum buraya. öyle yani, tamamen kişisel :) eeemir sen bizim her şeyimizsin!

Tuesday, March 4, 2008

havadan sudan

blog işi de yalan olmak üzere adeta.. hiçbi şeyi yazmaz oldum. tabii her şeyden önce "ders çalışmaya çalışmaktan beynimi yicem" faslı var da, onu kısa kesiyorum. çevremdeki insanları yeterince sıktım bu mevzuyla. sonraaaa... geleli bir ayı geçti ama senem'i ve canan'ı sadece birer kere gördüm. (aha yazıyom buraya gerçek isimlerini. oh be!) akrabalarımı bile görmüyorum mesela.. teyzemi sadece iki kere gördüm. kadın gelip beni karşılamasaydı bi kere görmüş olcaktım. nuray ablayı görmedim, aysel'i görmedim (hoş, kendisi denizli'deymiş)... amcamları da bikaç kere gördüm işte.. ama o arada, nasıl olduysa, gülseli'yi gördüm bi kere =)) daha ne olsun? eve kapanmış oturuyorum yani.. elimde olsa okula da gitmicem.
artık film de izleyemiyorum. "iki/üç film birden" günlerim gerilerde kaldı. ama son zamanlarda iki güzel film gördüm: the man from earth ve lady in the lake. birincisi kesinlikle süperçılgın bi film!!! herkes izlesin! bi de deli gibi "parfümün dansı"nı andırdı tabii.. ama wiki'ye bakılırsa senaristin -yani jerome bixby'nin- aklına bu fikir, kitap çıkmadan 20 yıl önce gelmiş. ben bilmem wiki bilir. ikinci film de ilginçti. vasattı işte. oyunculuklar pek bi değişikti bi de. izlememin tek sebebi, iki hafta önce başladığım ve öylece bırakmak zorunda kaldığım "bir film nasıl okunur"daki şu cümleler:
"Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahıs anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur. Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici, klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük. Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı." (James Monaco, s.49)
eveeeeet... bunların dışında.. geçen pazar, yani son gününde einstein sergisi'ne gittim. pek ilginçti, pek güzeldi.. bisssürü şey öğrendim :)) mesela einstein'ı, doğduğu zaman, bi uzay gemisine (miydi) koysaydık ve verseydik gazı, ışık hızına çok yakın bi hızda gitseydi bu, einstein bugün 1 günlük olucaktı. yaaaaa.... neler de biliyorum. süperim. (bırakın bilimi, popüler bilim geçmişi iki carl sagan kitabını geçmeyen biri bunları görünce apışıp kalıyo.) her bölümde de şeker şeker çocuklar anlatıyodu konuları. genel görecelilik'teki çocuk çok tatlıydı hele.. onu pek dinleyemedim. 4.boyut olan zaman boyutundan filan bahsediyodu.. bi de yerçekimi yok mu diyodu ne.. hakkaten genel göreceliliği mi dinliyodum??? hepsi meçhul.. bi de bi kadınla tanıştım giderken. emekli öğretmen olduğunu söyledi. "nasssı yaniii?!" dedim, 40'tan fazla göstermiyodu çünkü. sonra da başladı gençliğinin sırlarını anlatmaya: robin sharma, meditasyon, tanrı, inanç, pozitif enerji.... ayyyy! gerildim! hiç gelemem öyle şeylere! hele robinşarmalara! ne o öyle abi! kendimi bildim bileli aynı şeyi yazıyolar anlatıyolar bu adamlar, hayvan gibi de para kaldırıyolar af buyrun. "ferrarisini satan bilge"ymiş. hadi diyelim, hakkaten çok manyak bi Bilgi'ye eriştin, bu öyle uluorta anlatılır mı? hadi anlattın, isteyen öğrensin dedin, kitap diye basılıp satılır mı bu kardeşim? ayıp değil mi? uzakdoğu olayını da kapitalizmin oyuncağı yaptınız ya, pes! bre allahın gavuru, sen kiiiiiim bilgelik kim?! neyse.. susuyorum.. ha bi de, sergi sonunda gösterilen belgeselleri bile izlemedim, koşup eve geldim çalışayım diye.. ve çalışamdım tabii ki.. sanırım man from earth'ü o zaman izledim kardeşimle.
bi deeee.... 22 şubat'ta cevahir sahnesi'nde "bir anarşistin kaza sonucu ölümü"ne gittim. hayatımda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi. her şeyiyle harikaydı. iyi ki "ben ruhi bey nasılım"a bilet bulamadım da buna aldım. (ruhi bey de tam efsane oldu. hiç mi bilet bulunmaz bu oyuna kardeşim! bi ben seyredemedim uğur polat'ı..) atilla şendil aşmış. oyun hakkında çok şey yazmak istiyodum aslında.. ama aradan bu kadar zaman geçince hem unuttum hem de boşverdim. kendim bile sıkılıyorum düşünmekten aynı konu üzerinde.
onun dışındaaaa... bütün vaktimi "nolucak bu memleketin hali" diye hayıflanmakla geçiriyorum. hayıflanmıyorum da aslında, direkman küfrediyorum. gizlimiz saklımız yok. elitistin allahı oldum, türkiye'yi 60 milyonuyla yakma hayalleri kurmaktan bile vazgeçtim. bir ada devleti kurmaya karar verdim. anarşist düzen. ağaçlardan muz filan toplayıp yicez işte. bol sanat, kitap, felsefe, müzik, film... (dışardan tedarik etcez tabii biçok şeyi, kendimizi hapsetmicez adaya. sadece içerde gerektiği kadar çalışılcak.) bi de tabii ki "savaşma seviş" mantığı. ehe!
hayvanları insanlardan daha çok sevmek üzereyim. makyajdan gözenekleri tıkanmış karılar başlarını örtme özgürlükleri kısıtlanıyo diye akıllarında protesto ederken uzaktan akrabalarımızı seyretmeyi daha uygun buluyorum:

Saturday, February 23, 2008

melville mucizeleri

tükürdüğünü benim gibi üç beş gün içinde yalayan yoktur herhalde. işkembe-i kübradan "fransız sineması şöyle salaktır, böyle sıkıcıdır, iğrençtir, böğktür" demek yanlışmış. itiraf ediyorum. tek gereken kurcalamak. (kurcalamak derken, gidip paris'in ikinci elcilerini dolaşıp ender filmler bulmaktan bahsetmiyorum, gözünün önündekine bakmak yeterli.
zararlı bir alışkanlığa doğru ilerliyorum yine: okulda, ders çıkışlarında ya da aralarında gidip kütüphanede filmlerden film beğenip izlemek. tam da birinci sınıfta yaptığım gibi, tamamen tesadüfi. birkaç gün önce "franch language" anahtar kelimelerinin karşıma çıkardıkları arasından öylesine seçtiğim "le cercle rouge"u izledim, hayatım değişti. kimmiş bu melville, kimmiş bu alain delon diye başladım hem de. puuuu bana! (ya ama şimdi alain delon'un ismini duymuştum. sadece melville konusunda baştan ayağa kofuldum.)
beklenmedik bi şekilde sinema tarihinin şaheserlerinden birine çarpmışım. neye uğradığımı şaşırdım. ve maalesef bunda en büyük pay alain delon'un. naapıyım yani?! hazırlıksız yakalandım. nerden bileyim adamın bu kadar güzel olduğunu. ama olsun, rasyonel bi insanım (diye kandırayım kendimi), o yüzden ilk şoku atlattıktan iki gün sonra olay yerine dönüp bir maceraya daha atıldım. bu sefer de "bakalım başka neler yapmış bu melville" diye bir araştırma şettirerek, alain delon'lu sonuçlar arasından bir başka başyapıt seçmişim meğer: "le samurai".
"There is no solitude greater than the samurai's, unless perhaps it be that of a tiger in the jungle."
pes! o filmi öyle nasıl çektin be melville abi? peki alain'ciğim, sen naaptın?! hele sen naaptın!!! gözlerim kamaştı. >>>
yetmiyomuş gibi, filmin sonunda, "hiçbi şey anlamadım ben ya noldu şimdi" hissine kapıldım. senaryo o kadar da karmaşık değildi sanki de filmin yapılmasındaki asıl amacı çakamamışım gibi. pazartesi günü hemen gidip iki dvd'nin de içinde bulunan 30 ar sayfalık kitapçıkları okicam. belki melville röportajlarından bi şeyler çıkar.
kader işte, sen kalk "hadi biraz fransız bi şeyler izliyim, fransızca bi şeyler dinliyim" maksadıyla herhangi bir film koy makineye, böyle bi şey çıksın. ufaktan fransız hayranı mı oluyorum nedir?

Saturday, February 16, 2008

(yılların yeni yıl planı kendi kendine hayata geçmeye çalışırken)

çılgın gibi film izlemeye başladığımdan beri neredeyse dört buçuk yıl geçmiş. kolay değil tabii her gün en az bir film izlemek. ama aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bir baktım ki, olsa olsa bir arpa boyu yol gitmişim sinema bilgisi konusunda. sadece izlemek insanı hiçbir yere götürmüyormuş, acı bir şekilde öğrenmiş oldum. tabii konu hakkında deneysel çalışmalarım oldu:
- filmi izlemeden önce üzerinde araştırma yapmak,
- filmi izledikten sonra arkadaşlarla film hakkında konuşmak,
- sinemada veya evde izlemek,
- izlerken not almak (ama çoğunlukla almamak),
- *filmi izlemeden önce -eğer maruz bırakılmamışsam- mümkün olduğunca hiçbir şey bilmemek (seçim aşamasında yönetmene ve imdb puanına bakmak dışında),
- filmi izledikten sonra hakkında yazılanları okumak,
- muhtelif yerli ve yabancı sinema dergilerini okumaya çalışmak,
- yönetmenlerin hayatlarını ve yazdıklarını okumak..
falan filan. acccayip magazinsel yani ;) (yıldızlı madde şu anda yürürlükte olandır.) neyin listesini yaptığımı bile unuttum. neyse işte..

hiçbirinin faydası olmadı. neye olmadı? "anlamak" diyelim.. ya da "okumak" olabilir. ama öyle didik didik analiz etmek değil, sadece çözmek. tabii ki bunun için pek çok şey bilmek gerekiyor. salt sinema bilgisi, yönetmenin bilmemnesi, sinema tarihini ezberlemek filan... yetersiz. genel kültür çok önemli. ve durum böyle olunca insan hiçbir zaman "hah, oldu!" diyemiyor. siyaset, sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih, sanat tarihi, vb. içmek gerekiyor hepsini. yorucu iş vesselam.
ama hepsinden önemlisi, kulaktan dolma bi şey mi bilmem işin teori kısmı hep "temel" olmalıymış gibi geliyor bana. hem de bütün sanat dallarında. bir romanı daha iyi "anlamak" için onu 50 kere okumak yetmezmiş de illa teorik bi altyapıya sahip olmak gerekirmiş gibi geliyor. ayrıca bu konuyu pek fazla insanla tartışmamış olsam da, tartıştığımda doyurucu yanıtlar alamadım. "başla bi yerden." peki ya nerden?
neyse daha fazla dağılmadan şuraya geleyim: sinema hakkında okumaya karar verdim. geç verilmiş bir karar olsa da artık yeterince altyapım olduğunu düşünüyorum artık. seyirci olarak yani (çok şükür). izledim yani izleyeceğim kadar ve bu izlemeler keyif vermemeye başladı nasılsa. tıkanıyorum resmen. ancak, benim gibi bir maymun iştahlı için çok ilginçtir ki, sinemadan da kopamıyorum. (cinema is my crack, baby.) bu kadar zamanda "eeeeeh" demediysem, devam etmeliyim. (kendime gaz vermeye çalışıyorum, kusura bakmayınız. tabii bu kadar zaman inatla bi seminere filan gitmemiş olmak ayrı mesele. yediremedim mi kendime nedir. onu da geçtim, sinema-tv bölümü dillere destan bir üniversitedeyken bölümün hiçbir dersine girmemiş olmak konusunu da açmadan kapatmam gerek.)
ilk kitabım "bir film nasıl okunur?" resmen bir tuğla efendim. oldukça zor bir işe giriştim yani. (özellikle "a confederacy of dunces"ı iki aydır bitirememiş olduğumu göz önünde bulundurursak.) lollius'u da denetçi olarak atadım. buraya kadar okuyanlardan da bu saçma sapan yazı için özür diler nostalji olsun diye hayat felsefeme çok şey katmış olan şu şarkıyı armağan ederim:

Thursday, February 14, 2008

Persepolis

bugün persepolis'i izledim. çok çok çok beğendim. hatta, itiraf etmek gerekirse, bu kadar güzel olacağını beklemiyordum. tabii bundaki en önemli sebep, yazar-yönetmen kişisi marjane satrapi'nin ismini şimdiye kadar hiç duymamış olmamdır. bir sebebi de, imkanım olduğu kadar, film hakkında hiçbir şey bilmeden/okumadan izlemeye çalışıyorum artık. zaten sinema konusunda bilgilendikçe işin büyüsü kaçıyor ya, biraz onu muhafaza etmek için... sonuç genellikle iyi oluyor. (hem kaç filme "kötü" dedim ki şimdiye kadar?) anlayacağınız, yine sürpriz oldu :)

filmden bahsetmeme pek gerek yok, özeti her yerde okunabilir. biraz izlenim yazayım bu sefer: öncelikle, marji'nin küçüklüğünün anltıldığı bölümler hiper-matrak statüsünde. küçük kız tam bir bela, küçük cadı. soruyor, soruyor, soruyor.. ailesi de bir o kadar aydın, eğitimli ve açık fikirli. islam devrimi'nin sadece bir geçiş dönemini işaret ettiğini düşünme yanılgısına düşmüş, ümitsiz insanlar. ve de komünist :) bu aile gibi pek çokları vardı iran'da, pek çoğu yurtdışına gitmek zorunda kaldı. filmde ise sadece marji gidiyor avrupa'ya. (şu anda fransa'daymış hatun.)

filmin en çok hoşuma giden yanlarından biri, senaryosunun içerden biri tarafından yazılmış olması. bu sebeple güvenilirliği perçinleniyor. ikincisi, üzücü bir belgeselimsi yerine aslında bir kısmi-komedi filmi olması. üçüncüsü de biraz kişisel: film yanlı, ve tuttuğu yanı seviyorum. (tabii ki hikayede türkiye'nin şimdiki dumunu görmem ve iran'dakinin onda birinin olması durumunda aynı şeyi yapacağımı düşünmemi sağmıyorum. onlar cepte.)
orta doğu'lu pers kültürünün bizimkiyle benzerliklerini gördükçe de daha bi sevindirik oldum. ince belli cam bardak gibi, çok ince ayrıntılara kadar özenle düşünülmüş. çok düşünceli, çok samimi ve de aktivist bir film.

bittiğinde de aklıma "niyaz" geldi.. ve en güzel şarkılarından "allahi allah"... işte şimdi sizi, bir başka güzel yüzlü iran'lı bir sanatçıyla baş başa bırakıyorum:

Tuesday, February 12, 2008

"The Revolution is Now"


herkes izle(t)meli ! / everybody should watch !

"the old appeals to racial, sexual and religious chauvinism to rabid nationalist fervor are beginning not to work. a new consciousness is developing which sees the earth as a single organism. and recognizes that an organism at war with itself is doomed."

carl sagan



Monday, February 11, 2008

gay filmleri şeysi

iki gün önce shortbus'ı, dün de tipping the velvet'ı izledim ve bir kez daha anladım ki gay'lerin kafaları hetero çoğunluktan çok daha farklı işliyor. hep böyle hissettim zaten gay temalı filmler izlerken, ait olmamayı bırakın, yabancısı olduğum bir dünyayı izler gibiydim. ve bu filmler çok güzel! yani, hastası oldum ikisinin de. (renkleri yeter be yaw.) yavaş yavaş da geçiyor bu yabancılık hissi tabii ki.. sinema... aaaahh....
"tipping the velvet" hakikaten ilginç bi filmmiş. lalo sayesinde haberim olan aynı adlı kitaptan uyarlama. filmdeki garipliklerin kitapta da aynen olduğunu varsayarak, hikayeyle ilgili eleştirilerimi waters'a yöneltiyorum. özetlemek gerekirse film/kitap lezbiyen bi kızımızın ilk defa aşık olmasını, lezbiyenliğinin farkına varmasını ve sonrasında gelişen olayları konu alıyor. ve gerçekten "çılgın" şeyler oluyor, aklımın ucundan geçmeyen şeyler. bu şekilde tanımlamamın tek sebebi de, olayın, 100 yıl kadar önce İngiltere'de geçiyor olması. günümüzde homoseksüellerin yaşadıklarına bakılırsa, bence, 100 yıl önce bu işin açıkça yaşanması bile ilginç olmaya yeter. ama bir yandan da binyılların birikiminden bahsediyoruz yani, aslında hiçbir şey ilginç değildi. (buyrun bakalım, ne anladınız?)
film dediğim aslında üç bölümlük bir mini-dizi. bbc için çekilmiş bir tv filmi. adeta giriş-gelişme-sonuç diye gidiyor bölümler. ilk bölüm azıcık sıkıcı gelmedi desem yalan. ikinci ve üçüncü bölümler daha güzeldi sanki. bir de tabii, şu "ingiliz" olayına alışıyor insan herhalde ilk bir saatin sonunda. aksanı ve telaffuzu bırakın, insanların ses tonu bile batıyor! (daha sonra aşık olduğum) başroldeki rachael stirling'in sesi ve konuşması başlarda öyle itici geldi ki kapatmak üzereydim filmi. ama her şey gittikçe güzelleşti, özellikle Nan kişisi yol yordam öğrendikçe çakallaştı, "nasıl yani" diye diye izledim. meraklılar kaçırmasın derim.

Thursday, January 24, 2008

kayan bir yıldız daha...

"10 things i hate about you" ile hayatıma giren, "brokeback mountain"da hayran kaldığım, "candy"sini ve "i'm not there"ini pek bir merak ettiğim, "the dark knight"ını deli gibi beklediğim oyuncu heath ledger evinde ölü bulunmuş. maalesef.
29 yaşındaymış daha.. ölüm sebebinin aşırı dozda uyuşturucu olduğu sanılıyormuş.. ister istemez aklıma river phoenix geldi.. daha bir üzüldüm.

http://www.ntvmsnbc.com/news/433980.asp

Saturday, January 19, 2008

"corre Antonio !"

ken loach bana yaşamayı zehretti valla. hem de bunu öyle soğukkanlı bir birçimde yapıyor ki, saçını başını yolası geliyor insanın. bugünkü olay mahalli brüksel'deki "sinema müzesi"ydi. dört ay boyunca gitmeyi ertelediğim yer. aptallığım yüzünden sinema seminerlerini ve yüzlerce muhteşem filmi kaçırdığım yer.. bu ayki programda sürüsüne bereket ingmar bergman ve ken loach filmleri.. fransızca altyazılı isveççe film izleme fikri tüylerimi diken diken ettiği için rahmetliye hiç yanaşmıyorum bile. loach ayı yaptık bu ayı demek ki.. her neyse.
laura'yla gittiğimiz filmin ismi carla's song. biliyorum, ikinci olacak ama, tipik ken loach filmi işte :) yamultup bırakıyor adamı. ağzı burnu kayıyor insanın. dünkü filmde olduğu gibi, film hakkında hiçbir şey bilmeden (imdb'den bile bakmadan) gittim bugünküne de. böyle olunca daha bir vurucu oluyor. balyoz gibi iniveriyor. ken abim affetmez tabii.
"ben olsam ne yapardım?" diye düşündüm. bir dilemmadan kurtulamadan bir başkasına düştüm. bitince de salondan nasıl çıktığımı bilemedim zaten. filmin bütünü her ne kadar mükemmelden çok uzak olsa da loach'un amacına ulaşabildiği çok açık. yarım saat kadar bir ağzını-bıçak-açmazlık çöküyor insanın üstüne; o kontr-gerillaların köyleri basıp allah ne verdiyse yağdırmaları gözünün önünden gitmiyor. bu bir nedir? bir insan, bir diğer insana bunu nasıl yapar?
sonra.. tekrar düşününce.. hakikaten her şey insanlar için. yapar. insan bu. her şeyi yapar, yapabilir. her şeyi geçtim; etik, "insanlık", hak, hukuk, dayanışma, sevgi, saygı.. en çok insanın bu yapabilitesi korkutuyor beni. aslında herkesin birer tanrı gibi pek çok şeyi yapabilme ihtimalinin olması, pekçok insanın bunu kabullenememesi ve yaptıklarının sorumluluğunu almaması... keşke yapamasaydık.

Friday, January 18, 2008

"May you be in heaven half an hour before the devil knows you're dead."

"When Fortuna spins you downward, go out to a movie and get more out of life. Ignatius was about to say this to himself; then he remembered that he went to the movies almost every night, no matter which way Fortuna was spinning."

(j.k.toole - a confederacy of dunces p.58)


bugün yine sinema arkadaşım amelie'yle "2 süper film birden" yaptık: It's a Free World... ve Before the Devil Knows You're Dead


"it's a free world", tipik ken loach filmi olmuş. çok da iyi olmuş. ağzımız açık izledik zaten. haddim olmayarak senaryonun çok zekice yazılmış olduğunu söylemek isterim. tek taraflı değil, konuyu pek çok yönden ele alan bir eleştiri olmuş. (bir diyorum ama anlayın işte, bin o.) insanları "iyi" ve "kötü" olmak üzere ikiye ayırmanın ne kadar sakıncalı olduğunu, aslında öyle bir şey olmadığını ve grinin açıklık ve koyuluk derecesinin önemini vurgulamış tekrar. bu sistemde hepimiz kurbanız aslında. "sıfıra sıfır, elde var sıfır" hadisesi. "olmaya devlet cihanda" dedirtti tekrar.


ikinci filmimiz "before the devil knows you're dead" de ayrı bir bombaydı. ilk sahnede koptum, daha da düzelemedim zaten. hem -sağolsun- sydney lumet sinirlerimizi öyle bir gerince, hem de filme öyle ince bir mizah anlayışı hakim olunca; olur olmaz gülmelerimizin sebebi muamma oldu. philip seymour hoffman'ın hollywood'a transfer olmasının avantajlarını ve dezavantajlarını bir kez daha düşünmekten kendimi alamadım. ama daha da vahimi, kendisinin uzaylı olmasından şüpheleniyorum. (ay ama söylemezsem çatlarım, en çok andy'e "next time make an appointment" ayarını veren eroin enjektörüne hasta oldum: justin. adı blaine horton'mış.) filmin ismi de güzel insanlar irlandalıların kadeh kaldırırken söyledikleri pek çok deyişten biriymiş: "May you have food and raiment, a soft pillow for your head; may you be 40 years in heaven, before the devil knows you're dead." (imdb'nin yalancısıyım valla)

not: uno, her nerede yaşıyor ya da yaşatılıyorsan bu filmi izlemelisin.

not 2: yine üç yerine 2 filme gidebildik. verdiğimiz paranın karşılığını alamıyoruz. bir dahakine üç olacak umarım. beleşçi hareket engellenemez!

Monday, January 7, 2008

"You're a child. That's what makes you so fucking scary."

"And he was a mass-murdering fuckhead, as many important historians have said. But there were other mass murderers that got away with it! Stalin killed many millions, died in his bed, well done there; Pol Pot killed 1.7 million Cambodians, died under house arrest at age 72, well done indeed! And the reason we let them get away with it is because they killed their own people, and we're sort of fine with that. “Ah, help yourself,” you know? “We've been trying to kill you for ages!” So kill your own people, right on there. Seems to be… Hitler killed people next door... “Oh… stupid man!” After a couple of years, we won't stand for that, will we?"

Eddie Izzard - Dress to Kill


I think we must add Idi Amin to this list too, with more than 300.000 Ugandans (or 500.000???) The Last King of Scotland is another movie concerning our "collective" history of shame. Is the crave for blood ever going to stop? Is it enough to call them "child" to stop them, as we do for Bush(t) today?

Saturday, January 5, 2008

Stars on Earth

well... everyone that i've spoke to more than one day knows that i'm a bollywood fan. i started to watch bollywood movies approximately one year ago and now i feel that i have considerable knowledge about "bollywood" and some things related to it: india, hindi, hinduism, indian culture(s), marriage ceremonies etc.
one of the things that made me smile today is seeing "taare zameen par" in the top250 list of imdb. the movie is released only on 21st of december in india, and most probably this rating of 9.2/10 is given mostly by indians. but anyway, in my opinion, this is success for a bollywood movie!
most importantly, this movie is directed by aamir khan! my first love in bollywood (starting from "fanaa")! i'm sure that, compared to usual bollywood pattern, he's done a good job...
let's see what will happen now, about his oscar dreams.. he tried before with "lagaan" but couldn't get the little statue thingy...



"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur."
- Salman Rushdie