Showing posts with label audio. Show all posts
Showing posts with label audio. Show all posts

Friday, July 18, 2008

ne güzel şarkı değil mi? böyle müzik yap cigerim ye!

Saturday, June 7, 2008

"just because i'm losing, doesn't mean i'm lost"




uzun bir aradan sonra "kaybolmuşluk" temalı bir başka şarkıyla daha karşınızdayım (bir önceki için bakınız):
coldplay'in yeni albümü "viva la vida or death and all his friends" hayatıma güneş gibi doğdu, ne mesudum! çok beğendim, coldplay'i biraz sevenlere bile tavsiye ederim; şurdan şettirebilirsiniz.
(ay bi de sonbahar'da brüksel'e konsere geliyolarmış!)

Saturday, May 31, 2008

götürün beni...

tarihe not düşmek istiyorum, ben geçtiğimiz iki günde dokuz film izledim:

perşembe öğleni(!) "ne de çok uyumuşum aaaaaa!" diye çığlık çığlığa kalkıp koydum mar adentro'yu "ah javier ah" diye diye gözyaşı döktüm, içime.. sonra ressam arkadaşım görkem'le buluşup büyük bir hata yaparak the other boleyn girl'ü izledim, "eee? noldu şimdi?" filmle ilgili söylediğim ilk ve son söz oldu (diyeyim de cool olayım). akşam eve gelip ray'in apu üçlemesinin son filmi olan apur sansar'ı izledim, içim şişti. ay bu apu'nun başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. adam kime dokunsa ölüyor yaw, yaratık mıdır nedir. neyse dalga geçmiyim, beğendim üçlemeyi. soumitra chatterjee'nin de hastası oldum arada; tesadüfe bakınız ki ilk bu filmde oynamış. oturur izlerim diğerlerini de artık. sonra bi baktyım uykum gelmemiş bi türlü. imaginary friend'im böcük samsa'nın neredeyse geçen senenin bütün filmlerini göndermiş olduğunu hatırlayarak ang lee'den bi se, jie (lust caution) çektim. aman izlemez olaydım! naapmış amcam öyle! "bu adam bu filmleri nasıl çekiyo böyleeeee!" diye ağlaya ağlaya uyudum. ayrıca tony leung chiu wai'ye aşığım, evet.
bu sinema manyaklığı yedi bitirdi beni. sabah kalkınca bir önceki günü tekrar etmek isteği duydum (nedense artık). oturdum los lunes al sol'u izledim (ikinci defa). malum, bardem'i görünce göresi geliyor insanın. sonra da dedim ki chen chang'cığımı görmedim ben uzun zamandır asıl, onu görmem lazım. baktım ki kaplan ve ejderha meğer yokmuş bende, ve yine baktım ki breath varmış. oturdum bi soom yaptım. kim ki duk'la ilişkim az çok hermann hesse'le ilişkime benzediğinden resmen sevdiğimi itiraf etmiyorum. ama izlerim :p sonra da... bi baktım... imkansız aşk hikayeleri modundayım. hemmen bi brokeback mountain izleme isteği geldi, onu da ikinci defa izlemeye direnmedim. ve ang lee'yi imkansız aşkların yönetmeni ilan ettim.. daha erkendi, yıllardır inatla izlemediğim 2046'ya bi bakayım dedim ben de, nasılsa imkansız aşk havamdaydım. tony leung'a tekrar aşık oldum ve "in the mood for love"ı yakın zamanda tekrar izlemeye karar verdim.. uykum gelmeyince what the hell dedim ve "brokeback mountain"ı bir daha izledim. bi yandan ceeeeyyykkkk diye kendimi paralarken bi yandan da "ah be ledger, ölmicektin" diye sayıkladım ama artık çok geçti.. sonra da yattım uyudum.

ve şimdi, "freddieeeeee niye öldüüüüüün" paralanmalarıyla geçen bir sabahtan sonra inatla ders çalışmaya başlamıyorum. okumak bana göre değil mi ne? anladım artık, film izlemek benim için bir kültür-sanat şeysi olmaktan çıkmış çoktan, beynimi uyuşturma arzusuyla ekrana yapışmışım. aksiyonsuz hayatıma aksiyon katıyorum güya. brokeback mountain'daki gibi aşık olup hemen ardından 2046'ya gidiyorum trenle. hindistan'ın bi köyünde ailemin üyelerini kaybediyorum dleirip kendimi yollara atıyorum. sonra da kötü adam'ı baştan çıkarma göreviyle bir ajan oluyorum filan. sonra da hiçbi şey olmuyorum.
babamın sigarayı bırakma yöntemiydi birkaç gün öncesinden üçer paket tüttürüp sigaradan nefret etmek. keşke bana da öyle olsa da bıraksam bu işleri. izlemesem hiçbi şey. olmuyor ama..
"götürün beni buralardan!!!" ya da "emmenez-moi"


Je fuirais laissant là mon passé
Sans aucun remords
Sans bagage et le cœur libéré
En chantant très fort

Emmenez-moi au bout de la terre
Emmenez-moi au pays des merveilles
Il me semble que la misère
Serait moins pénible au soleil



büyüksün be şarl aznavur..

Saturday, April 26, 2008

bröton müziğine giriş 1



keltlerle kafayı bozduğum dönemde açmalıymışım bu blog'u. maymun iştahım yüzünden aylardır bu konuda hiçbir şey yazmamışım.
her şey bir gün yanlışlıkla "brian boru"yu dinlememle başladı.....
diye anlatmicam tabii ki, ömür yetmez :) amacım sadece birkaç örnek sunmak.
eski bir denizci şarkısı olan santiano'yla başlayayım dedim. (santiano, geminin adı.) bu aralar radioblogclub'da aralıksız dinlediğim hugues aufray versiyonu yukarda, tıkıldayınız. aşağıda da fransa'nın popstarı "star academy"deki yakışıklıların (!) söylediği daha güncel versiyonu görebilirsiniz. klibi pek beğendim :) (hatunun kaşık çalmasına dikkat..)




not: Böcük Samsa'nın üstüne sevgi kelebekleri salıyorum...

"don't shrink me doc"



i love his accent.. the way he says "tu le sais bien, le temps passe, ce n'est rien"..

* * * * * * * * * * * * * * * * * * *

i have this weird feeling that my blog is getting more and more fucked up with my stupid and looooooooooooong complaints.. about.. hmm.. ok bad start :)
anyway.. i don't know if it's only the post-erasmus syndrome but i felt the need to go to a shrink. it's ok up to here, right? i'm gonna go and talk a bit and tell that i hate everone and everything and stuff like that. but it's not the same thing i'm telling you :p and this is the most important proof of my naiveté. (i love making fun of myself, i'm the liar of my shrink) :)
yesterday it was our second meeting.. and i came home with great anger towards my parents.. especially my father. reason? well... she keeps on prodding my brain/memory about my father. so uncomfortable. i hate this childhood shit actually..
but i don't hate it if it's another person's childhood :p (i'm disgusting)
my favorite show for the past few weeks is "in treatment". a therapist with all these so-called fucked up patients is also fucked up as much as them..? everything comes to childhood at some point.. interesting. it really increased my sympathy to psychologists at first.. now i'm neutral again, hallelujah! :)
you should see gabriel bryne with especially blair underwood. intersting... at least for me.

Wednesday, April 23, 2008

savulunuz sayın belçikalı kardeşlerim, geliyorum galiba !



hmmm 11 gün olmuş yazmayalı.. son birkaç gündür yazmam için dürten lollius'a ve morinek'e sevgiler, selamlar. (ama lollis biraz çirkeflik yaptı hani o ayrı :p neyse... hastasıyım onun)

arada birçok şey oldu tabii de işte nerden başlasam.. öncelikle leuven'dan master kabulüm geldi. ama ben bir hafta boyunca reddettim bunu. "nasıl olur, neden kabul ettiler ki! ben istemiyorm artık! keşke kabul etmeselerdi de sorun çıkmasaydı! napcam ben şimdi" diye şaçmalayıp durdum. tabii pek çok sebebi vardı bunun:

1- bir gazetede staja başlicaktım. pek heyecanlıydım. "tamam be artık daldan dala konmicam. medya olayına girerim, burda kalırım" dedim. gazetecilerin hayatlarını ve anılarını okumaya başladım filan..
2- master ücreti senelik 5.000 euroydu. iki sene 10.000 ediyor.
3- bölüm "sosyal ve kültürel antropoloji".. şimdiiiii.... buraya nasıl başvurduğum hakkında hiçbi fikrim yok valla. nasıl olur yani.. antropoloji nerden çıktı? ne kadar anlamsız! zerre kadar gereği yok. paşalar gibi siyasette kalmalı ve ekmeğini yiyebileceğim bi alan seçmeliydim. örneğin ortadoğu siyaseti uzmanlığı..
4- asıl istediğim "quantitative analysis" şeysiydi, hem bi senelik hem de 540 euro. bi sene bekleyip tekrar başvuracaktım.

ancak kararım değişiverdi yine. eh benden de bu beklenir. neden?

1- gazeteden hala aramadılar. ve onlar aramadıkça aptal moody yapım sağolsun, çekeceğim çileleri daha bi düşünmeyeve işten daha bi soğumaya başladım. hoş, şimdi arasalar yine giderim ama, benim için çok belirsiz bi alan.
2- master ücretini af buyrun münasip bi yerimden uydurmuşum. o da 540 euroymuş. memleketimiz türkiyemiz de ehea denen naneye üyeymiş çünkü. illa 5000 ödemek istiyosam yeni zelandalı filan olmalıymışım.
3- birden neden başvurduğumu hatırladım: master olsun çamurdan olsun uleeeyyynnnn!!! belçika'ya dönmek istiyorum. ordahem okur hem çalışırım kendi yağımla kavrulurum. hayat bayram olur. gey/lezbiyen partilerine giderim hem. lövın'daki gölete ayaklarımı sokarım. atlar amsterdam'a giderim, güzel güzel dönerim. felan.
4- olay quantitative analysis masterına girmekse, bir senemi antropoloji masterını yaparak geçirebilirim orda. en azından sistemli olarak bi şeyler öğrenmeye devam ederim. başımda hoca olmadan ne kaddar ilerleyebildiğim ortada.

dolayısıyla klasik dengesizliğimden ve tembelliğimden beklenecek bi karar vermiş oldum. hemen arkadaşlarla bağlantıya geçtim. brüksel'de oda tutmak konusunda çalışmalara başladım. eralp'ciğimden meridien'deki yurdun fotoğraflarını çekip yollamasını istedim. okula "ben lövın'da diil de brüksel'de otursam olur mu? haftada kaç gün dersimiz olcak ki" diye bi mail salladım. muhtelif kuruluşlarda staj bakmaya başladım. çalışma iznimi ne zaman alabileceğimi hesaplamaya başladım. eylül başında italya'ya gitmeye karar verdim, dersler başlamadan önce. referans veren (daha doğrusu verecek diye adlarını yazmama müsade eden) hocalarıma teşekkür maili attım. kışın eralp'in yanına sussex'e gitme planları yapmaya başladım. gülseli'yle yine evde geçiriceemiz vodka-portakal akşamlarını hayal etmeye başladım. ...vs...



tabii yapılacak en önemli şey,önümüzdeki günlerde okula uğrayıp sosyal antropolojiyle ilgili bir sürü kitap alıp karıştırmak olacak. niyet mektubunda "olmuyo bu genellemeci disiplinlerle kardeşim. ben artık bu uluslararası ilişkilerde öğrendiklerimin tam tersi metodlar kullanmak istiyorum. bu bana entellektüel açıdan çok şey katıcak. hakkaten bakın" yazmak kolay tabii... iş ciddiye bindi artık. (ama belirtmek istiyorum, sevgili okurlarım; bir hiper-kazma gibi de başvurmadım tabii... aldık antropoloji dersi, biliyoruz azcık. hayır yani, en nefret ettiğim şey öyle atıp tutmaktır o yüzden şeettim.)

ama yine de içim rahat mı? değil. çünkü bu kabule ve karara gelen tepkiler kısaca şöyle:
- aile (anne-baba-kardeş): iyi olmuş canım, git tabi. tebrikler. (diyerek geçiştirme durumu oldu biraz)
- arkadaşlar: "aaaayy inanmıyoruuuum!!! lövın mııı?! kızım avrupa'nın en iyi üniversitelerinden biriiii! lövın hııı? çok çılgın. kesin git be manyak mısın burda kalıp napcan! oh oh süper!"
- amcam, bi asistan, ve belki de dünyanın geri kalanı: "s..tir lan! antropolji neymiş! bi halta yaramaz! gitme bence. gidip napcak salak mısın. niye başvurdun ki gerizekalı. onu bitircen de nolcak, afrika'da kabile mi incelicen?"

şindik burdaki sorun amcamın fikirlerine belki de gereğinden fazla değer vermem. ve zerre kadar onaylamıyor. kendine göre haklı da.. napıyım kardeşim!
bir kere "anlamlı" bi şey nedir? kime/neye göre? öööylesine durup dururken "ben hayatımı şuna adıciim! şunu yapıciim!" demem bekleniyor. ya da "ben şurda iyi para kırarım, hayatımın sonuna kadar rahat yaşarım, ekmeğini iyi yerim" desem olur. asıl problem hedefsizlik, peki ama bu neden bi problem kardeşim? işimin hayatımın merkezinde olmasını istemiyosam napıyım yani? siyasetten nefret ediyosam napıyım? tembelsem napıyım ulan! altın kural: tembel bi insanın en kolay becerebileceği iş, ya yaparken çok çok zevk aldığı, ya çalıştığını fark etmediği, ya da en azından çalışırken çok acı vermeyen bir iş olabilir. dolayısıyla zevkli ve ilginç bi bölümde akademisyenliktir bu benim için. amacım gidip bilmemne kabilesini inceleyip (sanki birer mallarmışçasına) manyakötesi sonuçlar çıkarıp ünlü olmak filan da diil. yeni bişeyler öğrenmek istiyorum sadece. ay bıktım ben bu hayattan.

şimdi gayet kendimden emin bi şekilde yazdım bunları ama karar da değiştirebilirim tekrar. eylüle kadar kesin cevap vermem gerekmiyomuş neyse ki. en acıklısı da, aldı beni bi paranoya yine: ya bu yaz okulu yüzünden buna da gidemezsem? tam da iğerine kabul edilmeme gerekçem. of allahım of!



amaaaan neyse. kabul şeysimi de yazıyım da dursun burda:

Dear Student,

Greetings from Leuven!

I am pleased to inform you that you have been admitted for the 2008-2009 academic year to the Katholieke Universiteit Leuven.

Your letters of admission will be posted to the address you provided in your application form and should be with you soon.

Should you have any further questions, please do not hesitate to contact us.

Kind regards,

International Office K.U.Leuven

Thursday, April 10, 2008

gözyaşları sel olup akarkene...

dün ağlama günümdü. dandik-ötesi ab dersinden çıkıp kütüphaneye yollandım, "hotel rwanda"yı izlemek için. doğru okudunuz, düne kadar bir türlü izle(ye)memiştim. bir haftadır da dvd'yi çantamda gezdiriyodum, "hem de tam iki saatmiş, nasıl durcam ben bunun başında" diye erteliyodum. e yani, bolivud filmi değil ki kardeşim şarkılı türkülü, soykırım izliyosun, insan nasıl dayanır. neyse ama, sonuç olarak izlemek zorunda kaldım (ders için). ve ınınınnn!!! o iki saat nasıl geçti anlamadım bile. annem gibi, gözyaşları dökerek hem de.. cry freedom da çok etkilemişti aynen böyle. ama sonra ne oldu? akşamüstü yağmur çiselemiş sokaklarda seke seke banliyödeki evime geldim. (bahçeşehir'e banliyo demek caiz midir hocam?) filmde joaquin phoeni'in canlandırdığı gazeteci eleman gibi, "aman tanrım çok korkunç!" diyip hayatıma devam ettim.. insanlığımdan utanmak zaten her allahın günü yaşadığım bi şey...



ikinci filmi eve gelince izledim. tv5'te yayınlanan bi televizyon filmi bu da: le silence de la mer. ikinci dünya savaşı sırasında, almanya fransa'yı işgal ettikten sonra, fransız bi dede-torunun evine yerleş(tiril)en bi alman subayla torun arasındaki imkansız aşk. aman yarabbi!!! acıklı-ötesiydi bu da. içinde bulundukları duruma bakılırsa yani.. adam da bi yakışıklı bi yakışıklı. aksan maksan yapmış böyle alman görünmek için... isviçreliymiş. eve girip şapkasını çıkarıp selam vermesi var ki... aaah! bildiğiniz jön işte. onlara da ayrı gözyaşı döktüm işte, vah kavuşamadılar diye.. bi televizyon filmi için gayet iyiydi hem.
***spoiler***
hele hatunun adama söylediği ilk ve son kelimenin "adieu" olması bitirdi beni.
***spoiler***
çok duygusallaştım, farkındayım.

Sunday, April 6, 2008

lee'nin maceralarından

"... Chris gibi Socco Chico müdavimlerinden bazılarının, geçimlerini sağlamak için sahiden çaba harcadıkları da olur. Geri kalanı tam zamanlı profesyonel asalaklardan oluşur. Portekizli Antonio sapına kadar bir beleşçidir. Çalışmaz. Daha doğrusu, çalışamaz. Orası burası doğranmış bir insan kalıntısıdır, kanını emeceği biri olmadan yaşayamayacak şekilde programlanmıştır. Sırf varlığı bile insanı rahatsız etmeye yeterlidir. Vücudundan, tutunacağı zayıf bir nokta arayan görünmeyen kollar uzanıyor gibidir.
Danimarkalı Jimmy de tam zamanlı beleşçilerden biridir. Tam da onu görmek istemediğinizde çıkıp gelme, duymak istemediğiniz şeyleri söyleme gibi benzersiz bir hüneri vardır. Tekniği, kesinlikle biraz iğrenç sayılabilecek alışıldık tavırlarının garantileyebileceğinden daha fazla nefretinizi kazanmaya dayanır. Bu, ona karşı kendinizi suçlu hissetmenize yol açar, siz de bir içki ısmarlayarak ya da üç beş peseta vererek onun gönlünü almaya çalışırsınız.
Bazı beleşçiler, uzun süre Tanca'da kalan insanlarla sosyal eşitsizliğe dayalı ilişkiler kurmaya yanaşmayıp, turistler ya da gönü birlik gelenler üzerinde uzmanlaşmışlardır. Bir kereye mahsus, hızlı hilelere dayalı bir çalışma teknikleri vardır. ..."

William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 72-73.



tanca her ne kadar fas'ın bir şehri olsa da biraz daha doğudan, mısır'dan bi şarkı koyarken tereddüt etmedim. arapların neşesini en iyi gösteren şarkıalrdan herhalde bu. hem de "aşkım sana haram olsun e mi" gibi bir anlamı olsa da..

"... Genellikle bangır bangır çalan bir radyo bulunur. Arap müziğinin ne başı ne sonu vardır. Zaman mefhumunun dışındadır. İlk kez dinleyen bir Batılıya anlamsız gelebilir, çünkü olmayan bir tempoyu işitmektedir.
Kazablanka'da çalışan bir psikanalistle konuşmuştum. Bir Arabı analiz etmenin sonunun olmadığını söyledi. Onların üstbenleri temel olarak farklıdır. Bir Arabı analiz etmenin imkansız olmasının nedeni belki de zaman kavramına sahip olmamasıdır. O hiçbir şeyi tamamlamaz. İslamın uyuşturucusunun haşhaş olması ilginçtir; haşhaş zaman duygusunu etkiler, böylece olaylar geçmiş, şimdi ve gelecek düzeninde belirmek yerine eşzamanlı bir niteliğe bürünür, geçmişle ve gelecek şimdiki zamanının içinde kaybolur. ..."

William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 78.


sapına kadar oryantalist ve indirgemeci. fas'ın kaçta kaçı "arap"tır tartışılır. kuzey-batı afrika'da araplar genelde sevilmez, işgalci olarak görülürler. neyse... genellemeler her ne kadar "kötü" şeyler olsa da onlara muhtacız di mi? lee böyle uygun görmüş :)


"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur."
- Salman Rushdie