Showing posts with label sanat/art. Show all posts
Showing posts with label sanat/art. Show all posts
Friday, June 6, 2008
Saturday, March 22, 2008
haftalık rapor
hayvanların var ya hani, gittikleri yere "burası benim" işareti bırakma olayı.. ben de kepek bırakıyorum artık. çok çılgın di mi? ne kadar iğrenç olduğum umrumda bile değil, affedersiniz ama. beynimi yidimmm.
* * * * * * *
yaptıklarımı unutmayayım diye burayı günlüğe çevirdim sanırım.. neyse.. tıraşı kesip yazıyorum. bu hafta allah için ne yaptım?
- fransızca kursuna başadım. o aptal konsolosluğun sınıflarını şunlarını bunlarını yenilemediklerine inanamadım. çağdışı yöntemlerle ders yapmaya çalışıyoruz ve tabii ki olmuyor. dvd çıkalı 10 sene oldu hala video yu ileri geri sarmakla uğraşıyo hocamız. ama en bombası o 50'li yıllardan kalma olduğunu düşündüğüm kasetçalarlar (o zamanlar kaset var mıydı? kasetin çıktığı tarihi alın işte siz). inanılmaz bi şey. bi tanesini çalıp satıcam, acayip para kırarım. (en korktuğum şey de DELF sırasında o kasetçalarları kullanmaları, zerre anlaşılmıyor aletten çıkan sesten.) sınıfım pek dandik olmayan ama götleri arşta insanlarla dolu. "gruplaşmalar var hocam, beni aralarına almıyolaaaaar!" neyse.. almazlarsa almasınlar. hocam o manyak süper giyinen kadın, ayşe. bi insan baştan aşağı mor giyer mi yaaa? hastasıyım.
- hayat çok acımasız.. çılgın dersimin milliyetçilik ödevinin konusunu seçememekteyim.. ama o geldi beni buldu. pazartesi'ye kadar yapılacak ödevin konusu "milli nedir? milliyetçi kimdir?" hasbinallah ve nimel vekil diyorum, başka bişeycikler demiyorum.. bir yandan saçlarımı yolarken diğer yandan onu yazmaya uğraşıyorum. çok kötü olucak, bunu da biliyorum. neyse... sukhwinder singh dinliyorum ya, biraz neş'e saçıyorum arada sırada.
- bollywood'un filmi'si demişken.. "there'll always be stars in the sky" diye garip bi belgesel aldım okuldan. imdb'de felan kaydı yok ve sanırım 20 yıllık filan bi belgesel. bollywood filmlerindeki şarkıları filan anlatıyo. üç tane önemli şey öğrendim belgeselden:
1. sesi ezelden beri kulaklarımı tırmalayan en kıl olduğum bollywood playbackçisi lata mangeshkar kişisi gines'e girmiş 25.000 stüdyo kaydıyla. inanamadım! hoş.. wiki'de de yazıyomuş ama görmemişim.
2. hindistan'da film müzikleri dışında piyasada müzik yokmuş pek. hani.. tahmin ediyodum da, böyle öğrenmek pek bi garip oldu. meşhurolmak isteyen şarkıcı bu film işine girmek zorunda, girince de öyle devam ediyolar zaten. allahtan allah rakka rahman gibi iyi besteciler var da arada sırada doğru dürüst şarkılar çıkarıyorlar... (bayılıyorum adamın tam adını yazmaya.. adı allah ya.. ben olsam çarpardım.)
3. öğrendiğim en önemli şey raj kapoor'un ne kadar "kötü" bi insan olduğuydu.. yani, ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın da (ne salak bi laf di mi), ya "kötü" ya da "cahil" bu adam, hayranları kusuruma bakmasın. (ki blogumu okuyan kişilerden raj kapoor hayranı çıkacağını sanmamaktayım ya neyse.) halkı resmen "dolandırarak" paranın dibine vurmuş bi kişi olduğu için yaptığını bi şekilde meşrulaştırma derdindeymiş meğer. ahanda (yaklaşık olarak) bunları söyledi: "halkımız kendi hayatlarında çok mutsuz ve umutsuz. biz de onlara hiçbir zaman sahip olamayacakları hayalleri satıp üç saat için de olsa yüzlerini güldürüyoruz. bunun sevinci bize yeter." pes be raj!!! sokaktaki adam röportajlarında da zavallı hint fakirleri "haftada en az üç kere sinemaya gidiyorum, dertlerimi böyle unutmaya çalışıyorum" gibisinden beyanatlar verdiler. yazık be. awaara gibi dandikötesi bi filmi çektin, parayı kırdın, e sonra allah için ne yaptın? ne faydan oldu bu insanlara?
- "yüksek"(!) kültüre geçelim efendim: dün maaile oturup alegria'yı izledik, gözlerimiz bayram etti. (ahanda fransız kültür'ün bu güne kadar bana en büyük faydası bu olmuştur, deeermişim.) ailecek hastası olduğumuz karakter de şu eleman: yuri medvedev. bulun izleyin derim.
- haftanın en yüksek kültür şeysi olması beklentisiyle un flic'i izledim bi de. hatta berna'yla izledik. pek sevdik tabii ki.. ama le cercle rouge'u bırak, le samurai'nin eline su dökemez bu seferki. yine de "nasıl yaaa? noldu şimdi? bu polis neci? kimin için çalışıyo? ne ilgili var bu adamlarla?" sorularıyla bitirmemiz ilginçti. ayrıca pek çılgın melville klişeleri vardı filmde. klişe dediğime bakmayın, asıl söylemek istediğim şey için kelime bulamadım... ona özgü bişiyler olduğunu anlatmaya çalışıyorum. neyse. alain tabii ki öldürdü yine bizi. ama bu sefer bakışmı olayı abarmış gibi geldi.. öyle yani.. okulda izlediğim filmlerden pek bi şey anlamıyorum ama yine de. evde izlemem lazım bi ara.
* * * * * * *
bu seferki yazı hepsinden kötüydü, farkındayım. idare ediniz artık. bıktım bu okuldan ya teslim-i can eylemek üzereyim! :(
görüşmek üzere...
not: bi de, bilen varsa, şuraya nasıl müzik koyabilirim söyleyebilir mi? tercihen bilgisayarımdan yükelemeyi öğrenmek istiyorum. (çok şey mi istiyorum?) youtube kapandı hayatım karardı resmen.
* * * * * * *
yaptıklarımı unutmayayım diye burayı günlüğe çevirdim sanırım.. neyse.. tıraşı kesip yazıyorum. bu hafta allah için ne yaptım?
- fransızca kursuna başadım. o aptal konsolosluğun sınıflarını şunlarını bunlarını yenilemediklerine inanamadım. çağdışı yöntemlerle ders yapmaya çalışıyoruz ve tabii ki olmuyor. dvd çıkalı 10 sene oldu hala video yu ileri geri sarmakla uğraşıyo hocamız. ama en bombası o 50'li yıllardan kalma olduğunu düşündüğüm kasetçalarlar (o zamanlar kaset var mıydı? kasetin çıktığı tarihi alın işte siz). inanılmaz bi şey. bi tanesini çalıp satıcam, acayip para kırarım. (en korktuğum şey de DELF sırasında o kasetçalarları kullanmaları, zerre anlaşılmıyor aletten çıkan sesten.) sınıfım pek dandik olmayan ama götleri arşta insanlarla dolu. "gruplaşmalar var hocam, beni aralarına almıyolaaaaar!" neyse.. almazlarsa almasınlar. hocam o manyak süper giyinen kadın, ayşe. bi insan baştan aşağı mor giyer mi yaaa? hastasıyım.
- hayat çok acımasız.. çılgın dersimin milliyetçilik ödevinin konusunu seçememekteyim.. ama o geldi beni buldu. pazartesi'ye kadar yapılacak ödevin konusu "milli nedir? milliyetçi kimdir?" hasbinallah ve nimel vekil diyorum, başka bişeycikler demiyorum.. bir yandan saçlarımı yolarken diğer yandan onu yazmaya uğraşıyorum. çok kötü olucak, bunu da biliyorum. neyse... sukhwinder singh dinliyorum ya, biraz neş'e saçıyorum arada sırada.
- bollywood'un filmi'si demişken.. "there'll always be stars in the sky" diye garip bi belgesel aldım okuldan. imdb'de felan kaydı yok ve sanırım 20 yıllık filan bi belgesel. bollywood filmlerindeki şarkıları filan anlatıyo. üç tane önemli şey öğrendim belgeselden:
1. sesi ezelden beri kulaklarımı tırmalayan en kıl olduğum bollywood playbackçisi lata mangeshkar kişisi gines'e girmiş 25.000 stüdyo kaydıyla. inanamadım! hoş.. wiki'de de yazıyomuş ama görmemişim.
2. hindistan'da film müzikleri dışında piyasada müzik yokmuş pek. hani.. tahmin ediyodum da, böyle öğrenmek pek bi garip oldu. meşhurolmak isteyen şarkıcı bu film işine girmek zorunda, girince de öyle devam ediyolar zaten. allahtan allah rakka rahman gibi iyi besteciler var da arada sırada doğru dürüst şarkılar çıkarıyorlar... (bayılıyorum adamın tam adını yazmaya.. adı allah ya.. ben olsam çarpardım.)
3. öğrendiğim en önemli şey raj kapoor'un ne kadar "kötü" bi insan olduğuydu.. yani, ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın da (ne salak bi laf di mi), ya "kötü" ya da "cahil" bu adam, hayranları kusuruma bakmasın. (ki blogumu okuyan kişilerden raj kapoor hayranı çıkacağını sanmamaktayım ya neyse.) halkı resmen "dolandırarak" paranın dibine vurmuş bi kişi olduğu için yaptığını bi şekilde meşrulaştırma derdindeymiş meğer. ahanda (yaklaşık olarak) bunları söyledi: "halkımız kendi hayatlarında çok mutsuz ve umutsuz. biz de onlara hiçbir zaman sahip olamayacakları hayalleri satıp üç saat için de olsa yüzlerini güldürüyoruz. bunun sevinci bize yeter." pes be raj!!! sokaktaki adam röportajlarında da zavallı hint fakirleri "haftada en az üç kere sinemaya gidiyorum, dertlerimi böyle unutmaya çalışıyorum" gibisinden beyanatlar verdiler. yazık be. awaara gibi dandikötesi bi filmi çektin, parayı kırdın, e sonra allah için ne yaptın? ne faydan oldu bu insanlara?
- "yüksek"(!) kültüre geçelim efendim: dün maaile oturup alegria'yı izledik, gözlerimiz bayram etti. (ahanda fransız kültür'ün bu güne kadar bana en büyük faydası bu olmuştur, deeermişim.) ailecek hastası olduğumuz karakter de şu eleman: yuri medvedev. bulun izleyin derim.
- haftanın en yüksek kültür şeysi olması beklentisiyle un flic'i izledim bi de. hatta berna'yla izledik. pek sevdik tabii ki.. ama le cercle rouge'u bırak, le samurai'nin eline su dökemez bu seferki. yine de "nasıl yaaa? noldu şimdi? bu polis neci? kimin için çalışıyo? ne ilgili var bu adamlarla?" sorularıyla bitirmemiz ilginçti. ayrıca pek çılgın melville klişeleri vardı filmde. klişe dediğime bakmayın, asıl söylemek istediğim şey için kelime bulamadım... ona özgü bişiyler olduğunu anlatmaya çalışıyorum. neyse. alain tabii ki öldürdü yine bizi. ama bu sefer bakışmı olayı abarmış gibi geldi.. öyle yani.. okulda izlediğim filmlerden pek bi şey anlamıyorum ama yine de. evde izlemem lazım bi ara.
* * * * * * *
bu seferki yazı hepsinden kötüydü, farkındayım. idare ediniz artık. bıktım bu okuldan ya teslim-i can eylemek üzereyim! :(
görüşmek üzere...
not: bi de, bilen varsa, şuraya nasıl müzik koyabilirim söyleyebilir mi? tercihen bilgisayarımdan yükelemeyi öğrenmek istiyorum. (çok şey mi istiyorum?) youtube kapandı hayatım karardı resmen.
Labels:
bollywood,
eğitim/education,
hindistan/india,
müzik/music,
sanat/art
Tuesday, March 4, 2008
havadan sudan
blog işi de yalan olmak üzere adeta.. hiçbi şeyi yazmaz oldum. tabii her şeyden önce "ders çalışmaya çalışmaktan beynimi yicem" faslı var da, onu kısa kesiyorum. çevremdeki insanları yeterince sıktım bu mevzuyla. sonraaaa... geleli bir ayı geçti ama senem'i ve canan'ı sadece birer kere gördüm. (aha yazıyom buraya gerçek isimlerini. oh be!) akrabalarımı bile görmüyorum mesela.. teyzemi sadece iki kere gördüm. kadın gelip beni karşılamasaydı bi kere görmüş olcaktım. nuray ablayı görmedim, aysel'i görmedim (hoş, kendisi denizli'deymiş)... amcamları da bikaç kere gördüm işte.. ama o arada, nasıl olduysa, gülseli'yi gördüm bi kere =)) daha ne olsun? eve kapanmış oturuyorum yani.. elimde olsa okula da gitmicem.
artık film de izleyemiyorum. "iki/üç film birden" günlerim gerilerde kaldı. ama son zamanlarda iki güzel film gördüm: the man from earth ve lady in the lake.
birincisi kesinlikle süperçılgın bi film!!! herkes izlesin! bi de deli gibi "parfümün dansı"nı andırdı tabii.. ama wiki'ye bakılırsa senaristin -yani jerome bixby'nin- aklına bu fikir, kitap çıkmadan 20 yıl önce gelmiş. ben bilmem wiki bilir. ikinci film de ilginçti. vasattı işte. oyunculuklar pek bi değişikti bi de. izlememin tek sebebi, iki hafta önce başladığım ve öylece bırakmak zorunda kaldığım "bir film nasıl okunur"daki şu cümleler:
"Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahıs anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur. Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici, klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük. Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı." (James Monaco, s.49)
eveeeeet... bunların dışında.. geçen pazar, yani son gününde einstein sergisi'ne gittim. pek ilginçti, pek güzeldi.. bisssürü şey öğrendim :)) mesela einstein'ı, doğduğu zaman, bi uzay gemisine (miydi) koysaydık ve verseydik gazı, ışık hızına çok yakın bi hızda gitseydi bu, einstein bugün 1 günlük olucaktı. yaaaaa.... neler de biliyorum. süperim. (bırakın bilimi, popüler bilim geçmişi iki carl sagan kitabını geçmeyen biri bunları görünce apışıp kalıyo.) her bölümde de şeker şeker çocuklar anlatıyodu konuları. genel görecelilik'teki çocuk çok tatlıydı hele.. onu pek dinleyemedim. 4.boyut olan zaman boyutundan filan bahsediyodu.. bi de yerçekimi yok mu diyodu ne.. hakkaten genel göreceliliği mi dinliyodum??? hepsi meçhul.. bi de bi kadınla tanıştım giderken. emekli öğretmen olduğunu söyledi. "nasssı yaniii?!" dedim, 40'tan fazla göstermiyodu çünkü. sonra da başladı gençliğinin sırlarını anlatmaya: robin sharma, meditasyon, tanrı, inanç, pozitif enerji.... ayyyy! gerildim! hiç gelemem öyle şeylere! hele robinşarmalara! ne o öyle abi! kendimi bildim bileli aynı şeyi yazıyolar anlatıyolar bu adamlar, hayvan gibi de para kaldırıyolar af buyrun. "ferrarisini satan bilge"ymiş. hadi diyelim, hakkaten çok manyak bi Bilgi'ye eriştin, bu öyle uluorta anlatılır mı? hadi anlattın, isteyen öğrensin dedin, kitap diye basılıp satılır mı bu kardeşim? ayıp değil mi? uzakdoğu olayını da kapitalizmin oyuncağı yaptınız ya, pes! bre allahın gavuru, sen kiiiiiim bilgelik kim?! neyse.. susuyorum.. ha bi de, sergi sonunda gösterilen belgeselleri bile izlemedim, koşup eve geldim çalışayım diye.. ve çalışamdım tabii ki.. sanırım man from earth'ü o zaman izledim kardeşimle.
bi deeee.... 22 şubat'ta cevahir sahnesi'nde "bir anarşistin kaza sonucu ölümü"ne gittim. hayatımda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi. her şeyiyle harikaydı. iyi ki "ben ruhi bey nasılım"a bilet bulamadım da buna aldım. (ruhi bey de tam efsane oldu. hiç mi bilet bulunmaz bu oyuna kardeşim! bi ben seyredemedim uğur polat'ı..) atilla şendil aşmış. oyun hakkında çok şey yazmak istiyodum aslında.. ama aradan bu kadar zaman geçince hem unuttum hem de boşverdim. kendim bile sıkılıyorum düşünmekten aynı konu üzerinde.
onun dışındaaaa... bütün vaktimi "nolucak bu memleketin hali" diye hayıflanmakla geçiriyorum. hayıflanmıyorum da aslında, direkman küfrediyorum. gizlimiz saklımız yok. elitistin allahı oldum, türkiye'yi 60 milyonuyla yakma hayalleri kurmaktan bile vazgeçtim. bir ada devleti kurmaya karar verdim. anarşist düzen. ağaçlardan muz filan toplayıp yicez işte. bol sanat, kitap, felsefe, müzik, film... (dışardan tedarik etcez tabii biçok şeyi, kendimizi hapsetmicez adaya. sadece içerde gerektiği kadar çalışılcak.) bi de tabii ki "savaşma seviş" mantığı. ehe!
hayvanları insanlardan daha çok sevmek üzereyim. makyajdan gözenekleri tıkanmış karılar başlarını örtme özgürlükleri kısıtlanıyo diye akıllarında protesto ederken uzaktan akrabalarımızı seyretmeyi daha uygun buluyorum:
artık film de izleyemiyorum. "iki/üç film birden" günlerim gerilerde kaldı. ama son zamanlarda iki güzel film gördüm: the man from earth ve lady in the lake.
"Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahıs anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur. Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici, klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük. Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı." (James Monaco, s.49)
eveeeeet... bunların dışında.. geçen pazar, yani son gününde einstein sergisi'ne gittim. pek ilginçti, pek güzeldi.. bisssürü şey öğrendim :)) mesela einstein'ı, doğduğu zaman, bi uzay gemisine (miydi) koysaydık ve verseydik gazı, ışık hızına çok yakın bi hızda gitseydi bu, einstein bugün 1 günlük olucaktı. yaaaaa.... neler de biliyorum. süperim. (bırakın bilimi, popüler bilim geçmişi iki carl sagan kitabını geçmeyen biri bunları görünce apışıp kalıyo.) her bölümde de şeker şeker çocuklar anlatıyodu konuları. genel görecelilik'teki çocuk çok tatlıydı hele.. onu pek dinleyemedim. 4.boyut olan zaman boyutundan filan bahsediyodu.. bi de yerçekimi yok mu diyodu ne.. hakkaten genel göreceliliği mi dinliyodum??? hepsi meçhul.. bi de bi kadınla tanıştım giderken. emekli öğretmen olduğunu söyledi. "nasssı yaniii?!" dedim, 40'tan fazla göstermiyodu çünkü. sonra da başladı gençliğinin sırlarını anlatmaya: robin sharma, meditasyon, tanrı, inanç, pozitif enerji.... ayyyy! gerildim! hiç gelemem öyle şeylere! hele robinşarmalara! ne o öyle abi! kendimi bildim bileli aynı şeyi yazıyolar anlatıyolar bu adamlar, hayvan gibi de para kaldırıyolar af buyrun. "ferrarisini satan bilge"ymiş. hadi diyelim, hakkaten çok manyak bi Bilgi'ye eriştin, bu öyle uluorta anlatılır mı? hadi anlattın, isteyen öğrensin dedin, kitap diye basılıp satılır mı bu kardeşim? ayıp değil mi? uzakdoğu olayını da kapitalizmin oyuncağı yaptınız ya, pes! bre allahın gavuru, sen kiiiiiim bilgelik kim?! neyse.. susuyorum.. ha bi de, sergi sonunda gösterilen belgeselleri bile izlemedim, koşup eve geldim çalışayım diye.. ve çalışamdım tabii ki.. sanırım man from earth'ü o zaman izledim kardeşimle.
onun dışındaaaa... bütün vaktimi "nolucak bu memleketin hali" diye hayıflanmakla geçiriyorum. hayıflanmıyorum da aslında, direkman küfrediyorum. gizlimiz saklımız yok. elitistin allahı oldum, türkiye'yi 60 milyonuyla yakma hayalleri kurmaktan bile vazgeçtim. bir ada devleti kurmaya karar verdim. anarşist düzen. ağaçlardan muz filan toplayıp yicez işte. bol sanat, kitap, felsefe, müzik, film... (dışardan tedarik etcez tabii biçok şeyi, kendimizi hapsetmicez adaya. sadece içerde gerektiği kadar çalışılcak.) bi de tabii ki "savaşma seviş" mantığı. ehe!
hayvanları insanlardan daha çok sevmek üzereyim. makyajdan gözenekleri tıkanmış karılar başlarını örtme özgürlükleri kısıtlanıyo diye akıllarında protesto ederken uzaktan akrabalarımızı seyretmeyi daha uygun buluyorum:
Labels:
alıntı/quote,
sanat/art,
sinema/cinema,
tiyatro/theater,
video
Thursday, February 14, 2008
Persepolis
filmden bahsetmeme pek gerek yok, özeti her yerde okunabilir. biraz izlenim yazayım bu sefer: öncelikle, marji'nin küçüklüğünün anltıldığı bölümler hiper-matrak statüsünde. küçük kız tam bir bela, küçük cadı. soruyor, soruyor, soruyor.. ailesi de bir o kadar aydın, eğitimli ve açık fikirli. islam devrimi'nin sadece bir geçiş dönemini işaret ettiğini düşünme yanılgısına düşmüş, ümitsiz insanlar. ve de komünist :) bu aile gibi pek çokları vardı iran'da, pek çoğu yurtdışına gitmek zorunda kaldı. filmde ise sadece marji gidiyor avrupa'ya. (şu anda fransa'daymış hatun.)
filmin en çok hoşuma giden yanlarından biri, senaryosunun içerden biri tarafından yazılmış olması. bu sebeple güvenilirliği perçinleniyor. ikincisi, üzücü bir belgeselimsi yerine aslında bir kısmi-komedi filmi olması. üçüncüsü de biraz kişisel: film yanlı, ve tuttuğu yanı seviyorum. (tabii ki hikayede türkiye'nin şimdiki dumunu görmem ve iran'dakinin onda birinin olması durumunda aynı şeyi yapacağımı düşünmemi sağmıyorum. onlar cepte.)
orta doğu'lu pers kültürünün bizimkiyle benzerliklerini gördükçe de daha bi sevindirik oldum. ince belli cam bardak gibi, çok ince ayrıntılara kadar özenle düşünülmüş. çok düşünceli, çok samimi ve de aktivist bir film.
bittiğinde de aklıma "niyaz" geldi.. ve en güzel şarkılarından "allahi allah"... işte şimdi sizi, bir başka güzel yüzlü iran'lı bir sanatçıyla baş başa bırakıyorum:
Saturday, January 26, 2008
tanrıça şebnem
ikinci albümden sonrasını reddedenlerdendim, "bu kadın da bozdu" diyenlerdendim; yanılmışım. artık kendisini daha yakından takip edeceğim herhalde.
konser hakkında hiçbir şey söylemek istemiyorum; anlaşılmaz, yaşanır. ama ben de söylemeden geçmeyeyim, izlediğim en iyi konser dvd'lerinden biridir. metin türkcan ve buket doran ayrı birer bomba zaten, geçiyorum.
bi de bi de, 22 şarkıdan biri orta sonda manyaklar gibi dinlediğim "oyunun sonu"!!! hayretlerim şaşaraktan dinledim.
Wednesday, January 23, 2008
"Le Cri… Un spectacle dur, optimiste et humaniste par-dessus tout !"
öncelikle oyunun çok çok çok güzel olduğunu söylemek isterim. anlayabildiğim kadarıyla çok beğendim (puuu benim fransızca'ma). nevi şahsına münhasır bir gay'in hayatını doğumdan itibaren konu alan oyun şizofrenik diyaloglarla sürüyor. pandora'nın kutusunu andıran o siyah çantadan neler çıkmıyor ki..? (girişte biletimi ararken kaçırdığım) doğum sahnesini takiben, rahme varmadığı vakitlerdeki ana-baba seçimi, bebeklik, çocukluk, anne ve özellikle baba figürleri, çocukluk, oyun dönemindeki arkadaşlık, ilkgençlik, ergenlik bunalımları, üniversite, kadınlar, evlilik, erkeklere olan ilginin suyüzüne çıkışı, erkekler, ayrılışlar, aşk, (arada birtakım sosyal gerçeklikler: bir yerlerde bomba filan patlıyordu), acı, ölüm, ve hayatın anlamını buluş... (en sonda "hayat anahtarı"nı gitti bi adama verdi ama çok üzüldüm; oyun süresince göz kontaktını azami seviyede tutmaya çalışmıştım, onun izin verdiği kadarıyla..)
tekroldeki adamımız jean-noel delfanne (e'nin üstünde ö'deki şirin noktalardan var, "aksan corn flakes") isminde 26 yaşında bir belçikalı. birkaç öyle bir oyunda pasolini imiş, herkes hastası olmuş. çok iyi bir aktör, adeta yaşıyor anlattıklarını. ama artık gençliğin verdiği bir şey midir, bilemem, biraz abartılıydı sanki. yine de pek sevdim kendisini, gözlerime bakınca dondum kaldım. oyunu yazıp sahneye koyan da marc weidemann isminde 44 yaşında bir belçikalı imiş. kendisini, oyunun sonunda adı söylenip sahneye çağrılana kadar, yergösterici sanmıştım. (hoş, bendeniz kararmış salona girip ordan oraya çarparken "şuraya oturabilirsin" demesi dışında pek bir şeyini görmedim. çok çakal birisi, geldi köşeye oturup insanların nabzını tuttu adeta.)
oyunun sonlarında da yaşamın sırrını söylememiş, gösterip de vermemiştir. işte bu da böyle bir ekşisözlük entry'si sonudur.
yine bilmediğimiz bir şey öğrenmedik: a chacun sa vie..! (a'nın üstü entel-dantel ressam şapkalı)
Sunday, January 13, 2008
Sunday, January 6, 2008
Subscribe to:
Posts (Atom)
"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur." - Salman Rushdie
