Saturday, April 12, 2008

"azar azar kader bize ne yazar"

faruk k'nın "durdurun dünyayı ineceğim, başka bir yer varsa gideceğim" sözü kimsenin aklının almayacağı bir derinliğe işaret ediyo olabilir mi sizce?
ajdar'ın "çikita muz" şarkısı hakkaten zamanın ötesinde olabilir mi? kendisi bize gelecekten -misal, 1000 yıl sonrasından- gönderilmiş bi mesaj/uyarı olabilir mi? sonuçta, "back to the future"dan öğrendiğimiz kadarıyla şu anda yediğimiz her bi halt, geleceği etkilemiyor mu? ayrıca, bu bi mesajsa hakkaten, çözebilmiş olan var mıdır?
hayatın anlamı fatih ürek'in "hade hade hade hade hadeeeeee"sinde mi gizlidir? "hadi lan ordan" diye rest mi çekmek gereklidir yoksa?
neden "bi şey" olmamız gerekiyo bu hayatta? bi bok olmadan olamıyo muyuz? "bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin"? (hakakten "to be or not to be"nin mükemmel çevirisi midir?)

Thursday, April 10, 2008

gözyaşları sel olup akarkene...

dün ağlama günümdü. dandik-ötesi ab dersinden çıkıp kütüphaneye yollandım, "hotel rwanda"yı izlemek için. doğru okudunuz, düne kadar bir türlü izle(ye)memiştim. bir haftadır da dvd'yi çantamda gezdiriyodum, "hem de tam iki saatmiş, nasıl durcam ben bunun başında" diye erteliyodum. e yani, bolivud filmi değil ki kardeşim şarkılı türkülü, soykırım izliyosun, insan nasıl dayanır. neyse ama, sonuç olarak izlemek zorunda kaldım (ders için). ve ınınınnn!!! o iki saat nasıl geçti anlamadım bile. annem gibi, gözyaşları dökerek hem de.. cry freedom da çok etkilemişti aynen böyle. ama sonra ne oldu? akşamüstü yağmur çiselemiş sokaklarda seke seke banliyödeki evime geldim. (bahçeşehir'e banliyo demek caiz midir hocam?) filmde joaquin phoeni'in canlandırdığı gazeteci eleman gibi, "aman tanrım çok korkunç!" diyip hayatıma devam ettim.. insanlığımdan utanmak zaten her allahın günü yaşadığım bi şey...



ikinci filmi eve gelince izledim. tv5'te yayınlanan bi televizyon filmi bu da: le silence de la mer. ikinci dünya savaşı sırasında, almanya fransa'yı işgal ettikten sonra, fransız bi dede-torunun evine yerleş(tiril)en bi alman subayla torun arasındaki imkansız aşk. aman yarabbi!!! acıklı-ötesiydi bu da. içinde bulundukları duruma bakılırsa yani.. adam da bi yakışıklı bi yakışıklı. aksan maksan yapmış böyle alman görünmek için... isviçreliymiş. eve girip şapkasını çıkarıp selam vermesi var ki... aaah! bildiğiniz jön işte. onlara da ayrı gözyaşı döktüm işte, vah kavuşamadılar diye.. bi televizyon filmi için gayet iyiydi hem.
***spoiler***
hele hatunun adama söylediği ilk ve son kelimenin "adieu" olması bitirdi beni.
***spoiler***
çok duygusallaştım, farkındayım.

Tuesday, April 8, 2008

fuck brussels! x 2

itinayla gelecek karartılırmış meğer. halbuki günüm ne güzel geçmişti. nelerden nelerden bahsedecektim blogumda.. kısmet değilmiş. böhüüüüüüü!!! bari red mektubumu yapıştırayım şuracığa:
(yalakalığımın belgesei olarak "nolur bi daa değerlendirin" temalı mektubumu da yapıştırayım hatta)


** High Priority **

Dear cien anos de soledad,

We thank you for your application in the Master of Quantitative
Analysis in the Social Sciences.

Unfortunately we cannot accept you at the moment. The reason for this
is that you will only get your diploma at the end of August and this is
the requirement for admission to the programme. Only at that moment we
are able to send you the embassy letter which you need in order to get
your visa. As the programme starts in half September you will not have
enough time to take your visa.

In case you would like to follow the programme in 09-10, you can send
us your final diploma by February so that we can take you into account
for the next selection.


Kind regards,


K. M.




Dear Ms. M.;

Thank you for notifying me about my application. I am so sorry to learn that the only obstacle before my admittance to the program is the fact that I am going to receive my diploma at the end of August 2008. That is why, I would like to clarify the following points:

First of all, I really want to attend this program, so I will also apply next year. But since I am going to grauate this year, I would like to start in September. Because if I start this year, it will be finished by next year; and I can be one step ahead to continue my education on doctorate level.
Secondly, you wrote that the only reason I am not accepted now is the reason that I cannot get the visa until mid-September. Actually, my passport type is what we call "green passport" in Turkey, which gives me the right to enter EU countries and live there up to 3 months without visa. So, if the visa problem is the only barrier, I will certainly have time to get my student visa even after I start studying in Brussels.
Thirdly, I know that my graduation in August seems to be an ambigious situation and you may think that maybe I will not be able to graduate. As a reminder, I would like to emphasize that only one couse left for my graduation which I could not take before because I went to Brussels for Erasmus exchange program. And, from my transcript, you can see that my grades are stable except for the Spring 2007 semester and I am a good student. So, I would like to assure you that, if my grades for this semester are good enough -which I think they will be- there is no reason for me not to be graduated in August.
Finally, I want to repeat that, I am writing this e-mail only because you informed me about the reason I am turned down. I will understand if I am not good enough or not eligible to start the program. But if the date of graduation is the only obstacle, it will sadden me very much to lose one year for nothing.

In light of the foregoing, can you please make my application taken into account again? I hope it is not too late.
But anyway, thank you for your concern in my application and for keeping in touch with me in every stage of the evaluation.
Best regards;

cien anos de soledad



ulan altı ay fransızca kasıp seneye fransa'ya mı gitsem?.. hatta en baştan başlayıp, mis gibi bi lisans daha mı yapsam?.. felsefe filan şöyle.. hem de üç yılda bitiyo. belki kafamı toplayabilirim.
hmmm.... paris'e gidebilir miyim acaba?.. bi yandan da college de france'ın derslerini takip ederim.. baharda eyfel'in ordaki parkta çimlere uzanıp kitap okurum. ordan sıkılınca luxembourg bahçesine geçerim.. hayat bayram olur... mu?
hepsini geçtim, aralıkta C1 alabilir miyim ki ben? hı? hı? hı? böhühühühühüüüüüüüü!!!! :'((

Sunday, April 6, 2008

lee'nin maceralarından

"... Chris gibi Socco Chico müdavimlerinden bazılarının, geçimlerini sağlamak için sahiden çaba harcadıkları da olur. Geri kalanı tam zamanlı profesyonel asalaklardan oluşur. Portekizli Antonio sapına kadar bir beleşçidir. Çalışmaz. Daha doğrusu, çalışamaz. Orası burası doğranmış bir insan kalıntısıdır, kanını emeceği biri olmadan yaşayamayacak şekilde programlanmıştır. Sırf varlığı bile insanı rahatsız etmeye yeterlidir. Vücudundan, tutunacağı zayıf bir nokta arayan görünmeyen kollar uzanıyor gibidir.
Danimarkalı Jimmy de tam zamanlı beleşçilerden biridir. Tam da onu görmek istemediğinizde çıkıp gelme, duymak istemediğiniz şeyleri söyleme gibi benzersiz bir hüneri vardır. Tekniği, kesinlikle biraz iğrenç sayılabilecek alışıldık tavırlarının garantileyebileceğinden daha fazla nefretinizi kazanmaya dayanır. Bu, ona karşı kendinizi suçlu hissetmenize yol açar, siz de bir içki ısmarlayarak ya da üç beş peseta vererek onun gönlünü almaya çalışırsınız.
Bazı beleşçiler, uzun süre Tanca'da kalan insanlarla sosyal eşitsizliğe dayalı ilişkiler kurmaya yanaşmayıp, turistler ya da gönü birlik gelenler üzerinde uzmanlaşmışlardır. Bir kereye mahsus, hızlı hilelere dayalı bir çalışma teknikleri vardır. ..."

William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 72-73.



tanca her ne kadar fas'ın bir şehri olsa da biraz daha doğudan, mısır'dan bi şarkı koyarken tereddüt etmedim. arapların neşesini en iyi gösteren şarkıalrdan herhalde bu. hem de "aşkım sana haram olsun e mi" gibi bir anlamı olsa da..

"... Genellikle bangır bangır çalan bir radyo bulunur. Arap müziğinin ne başı ne sonu vardır. Zaman mefhumunun dışındadır. İlk kez dinleyen bir Batılıya anlamsız gelebilir, çünkü olmayan bir tempoyu işitmektedir.
Kazablanka'da çalışan bir psikanalistle konuşmuştum. Bir Arabı analiz etmenin sonunun olmadığını söyledi. Onların üstbenleri temel olarak farklıdır. Bir Arabı analiz etmenin imkansız olmasının nedeni belki de zaman kavramına sahip olmamasıdır. O hiçbir şeyi tamamlamaz. İslamın uyuşturucusunun haşhaş olması ilginçtir; haşhaş zaman duygusunu etkiler, böylece olaylar geçmiş, şimdi ve gelecek düzeninde belirmek yerine eşzamanlı bir niteliğe bürünür, geçmişle ve gelecek şimdiki zamanının içinde kaybolur. ..."

William S. Burroughs, "Uluslararası bölge", Arabölge, s. 78.


sapına kadar oryantalist ve indirgemeci. fas'ın kaçta kaçı "arap"tır tartışılır. kuzey-batı afrika'da araplar genelde sevilmez, işgalci olarak görülürler. neyse... genellemeler her ne kadar "kötü" şeyler olsa da onlara muhtacız di mi? lee böyle uygun görmüş :)

şekerlerimi geri ver brüksel..

"... Aslında Morton bütün o sonu belirsiz yıllar boyunca, istenmediği masalarda kovulmadan önce birkaç dakika daha kalabilmek için çaresizce çırpındığı o yıllar boyunca dedikodu ve skandal konusunda duyularını keskinleştirmişti. Biri belsoğukluğuna mı yakalandı, Morton ne yapar eder öğrenirdi. Kim ne saklamaya çalışıyor, hissederdi. Hiçbir şey belli etmeyen bir yüz ifadesi bile onun telepatik güçlerine yenik düşerdi.
Bir de, halden anlayan iyi bir dinleyici, sempatik biri ya da sırlarınızı açmayı tercih edeceğiniz biri olmadığı halde sizin ağzınızdan laf almayı becerirdi. Bazen onun orada olduğunu unutup, masadaki birine bir şey demiş bulunurdunuz. Bazen de o, araya şahsi, küstah bir soru sokuşturur, siz de farkına varmadan cevaplardınız. O kadar beş para etmeyen bir kişiliği vardı ki, kendinizi korumanızın imkanı olmazdı. ..."

William S. Burroughs ("Café Central'de", Arabölge, s. 60)


morton kişisinden öyle bi tiksindim ki bi an, blogumu okuyanlara sormak istiyorum: morton'dan nefret ettiniz mi bunları okuyunca? yoksa burroughs sadece beni mi etkiliyor?


* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

fransız kültür'den rastgele cd alıp dinleme alışkanlığım mevye vermeye başladı sonunda. bu hafta keşfettiklerim: fréhel ve les rita mitsouko. klasik fransız "şanson" olayına sarmak isterseniz, fréhel'e bayılacaksınız. favori şarkım da "le fils de la femme poisson" :) eşliğinde bale yapıyorum hani, o derece...) les rita mitsouko ise ciddiye alınmayı hak ediyor, bence. sadece "variéty" albümünü dinledim, bütün şarkılar birbirinden güzel. youtube'dan ve kendi sitesinen bakındığım kadarıyla eskiler de fena değil, ama daha çok "çılgın" tanımlamasını hak ediyorlar :) diğer albümlerle ilgili görüşlerimi daha sonra yazarım, diskografinin yarısı inmiş bile. beni ilk vuran catherine ringer'ın sesi oldu. başlarda pek beğenmedim, sonra aşık oldum. tarifsiz ikilemler içindeyim. neyse.. albüm ve grup iyi güzel de, öğrendiğim üzücü bir şey de var: grubun diğer yarısı (gitarist) fred chichin yakın zamanda ölmüş. bulduğum anda kaybettim yani grubu. sitesindeki videolara bi bakın derim.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * *

dün gece zapzapzaplarken tv5'te ne görsem beğenirsiniz? neredeyse 200 kişi bi sahneye çıkmış jacques brel'den "amsterdam"ı söylüyorlar. tüylerim anında diken diken oldu tabii, kaçar mı? sonradan anladım ki -birinin sesi acayip tanıdık gelen- iki amca dönüşümlü olarak şarkıyı söylüyor, arada koro da bu ikisine katılıyor.. pek güzeldi. ama tabii "ah jak" dedirtti insana.. onun gibi söyleyemez ki kimse... derken şarkı bitti, bi de ne duyayım? sunucu amca "evet brüksel'den yaptığımız yayın devam ediyor" gibisinden bişiyler demez mi?! naaaassssı yaniiiii?!!! sen grand place'ın ortasına şeffaf, devasa ve çadırımsı bi şey kur, içine doldur bütün brüksel kültür-sanat camiası üyelerini.. (brel'in kızı france brel de ordaydı.) dışarda yağmur (tabii ki) ve şemsiyeleriyle bekleşen insanlar.. hemşehrilerim :) kimler çıkmadı ki o sahneye? şarkıcılar, dansçılar, ve tabii ki çizgiromancılar! philippe geluck'ü görünce de bi "aaaaaa!" demeden duramadım. ama ne yazık ki tam da sonlarına yetişmişim.. pek bi şey seyredemedim. yine de, gecenin en iyi performansına değinmeden geçmemeliyim. adını hatırlamadığım -ve bu yüzden kederlere boğulduğum- bir kız, "les bonbons"u öyle güzel öyle güzel söyledi ki... kimse inanamadı herhalde izleyenlerden. brel'in tarzından da epey farklıydı. hareketleri hala gözümün önünde :) adını bi daha görsem "işte buydu" derim de, işte o zamana kadar beklemedeyim.
bugünkü yazımı bitirirken de, adettendir, bi şarkı bırakayım size. bu kadar brüksel ve brel demişken, tabii ki brel'den bi şarkı olacak bu.. les bonbons :)

Friday, April 4, 2008

Thursday, April 3, 2008

uykucu şirinnn :)

eli olan kitap yazıyor artık herhalde.. valla şusunu busunu bi tarafa bırakalım, erdal demirkıran kişisi edebiyattan hiç anlamıyor arkadaş. ilkokul "kompozisyonları" yazar gibi kitap yazıyor herhalde.. neyse.. adamın edebi bilmemnesini tartışacak değilim. konu başka.
bi sene kadar önce kardeş gitmiş "sadece aptallar 8 saat uyur" diye bi kitap almış. açtık okuduk ne anlatıyo diye. çoğu vakit kaybı olmakla beraber, içindeki fikir "belki de olabilir" hissiyatı yarattı şahsımda. o onlarca saçma sapan sayfanın özeti şudur: uykunuzu 4 saate indirebilirsiniz. bunu yaparsanız her bi halta vaktiniz kalır. uykuyu azaltmak içnde üç günde bir 15 dk atacaksınız. mesela üç gün 7 saat uyundu, sonra 6 saat 45 dk'ya indirip, üç gün sonra da 6 saat 30 dk'ya indireceksiniz. 4'e varana kadar devam edecek bu olay. tamam?
bi sene sonra "tamam ulan başlıyorum" dedim kendime. iyi gidiyodu bi süre :p 7 saat 15 dk'dan 6'ya indirdim filan. sonra noldu? geçen gün saatler ileri alındı bi saat. hasbinallah ve nimel vekiiiil! gitti tabii uyku düzeni olduğu gibi. ben saati 5 saat 45 dk uyuyacak şekilde kurarken 7 saat 30 dakka uyumuş olarak kalkmaya başladım birden. işin kötüsü, nasılsa erken kalıyorum diye muhtelip ödevleri şunları bunları bu saate bırakmak. neyse işte, son günlerde kaymış durumdayım.
bunları niye yazıyorum? belamı buldum da ondan :p salak bi insan olduğum için, beden üzerinde tahakküm kurmaya karşıyım aslında. uzun zaman da böyle yaşamaya çalıştım. "istediğini yap" dedim vücuda. ama gitti olur olmaz şeyler yaptı, sinir etti beni. ona kalsa bi kanapeden kalkmadan yaşayabilirim. gidişata dur demek istedim sadece. benim bi de beynim var.. umarım. kısa vadede hedefim yine bu uyku nanesiyle boğuşmak. insin bakalım 5 e 4 e.. nolcak..
uyku mevzusunda en çok acıdığım şey rüyalarımı kaybetme korkusu aslında. arada bir buraya da yazıyorum, hastalıklar, ölümler, faşolar tarafından kovalanmalar.. bunlar ilginç şeyler. paso aksiyon. hem de johnny depp filan var yani.
dün kanaltürk'teki "gel de katılma" programına uyku uzmanı bi daktır geldi. dedi ki rüyaları aslında öyle bi seferde görmeyiz. rem'in bilmemne olduğu zamanlarda parça parça görürüz. dolayısıyla rüyalarımın sonunu kaçırabilirim belki.. neyse ama. kaliteli uyku peşindeyiz, allah kerim. amin.

Monday, March 31, 2008

" i'm a true fairy "


bugünün konusu jobriath: amerika'nın ilk glam rock şarkıcısı. eşcinsel olduğunu ilan eden ve buna göre yaşayan (ne dedim) ilk şarkıcılardanmış ayrıca. 1969'da david bowie "space oddity" ile zirve yaptıktan sonra -bazılarına göre- bowie'nin amerikancası olarak sahneye çıkıyor jobirath kişisi. ancak muhtelif talihsizlikler sebebiyle (albümün promosyonunun yeterince yapılmaması, eşcinsel olduğunu ilan etmesi, belki de az biraz geçimsiz olması) ikinci albümünü dahi zor çıkarıyor ve müzisyenlikten istifa ediyor.
ilk dinlediğim albümü ikincisiydi: "creatures of the street". hiç beğenmemiştim. meğer ilkinden, kendi adını taşıyandan başlamak gerekiyormuş. "jobriath" albümündeki şarkıların çoğu iyi, bazıları çok iyi. (bence, tabii..) yani, ümit vaadediyormuş aslında.. ikinci albüme bi şans daha vermek lazım belki de.
en çok "take me i'm yours", "be still", "world without end", "i'maman" ve "morning star ship" şarkılarını sevdim.. ("be still" şimdiye kadar dinlediğim en ilginç ilan-ı aşk şarkılarından bu arada.)
aşağıya "i'maman"i ekledim bakalım ne düşüneceksiniz :) en sevilen şarkısı olması dolayısıyla youtube'daki en adam gibi video bunun. topaloğlu kazmasından önceki "uzaylı"mız, fütürist space clown'ımız işte budur:

Sunday, March 30, 2008

"ellerin mektubu gelmiş okunur benim yüreğime hançer sokulur"

yine bi şarkıyla devam edeyim hatta:
"yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa"


postadan ne bekliyorsam gelmiyor yaa!!! çıldırıciiim! hangi akla hizmet öyle bi salaklık yaptıysam, beş hafta önce zippo aldım e-bay'den. taaaa amerikalardan. salağım ya, ondan. dandik satıcı önce "senin çakmak çizik çıktı, düşük puan verme diye yolladık zippoya yensini yollicaklar" diye bekletti üç hafta kadar. geçen hafta da mail atmış, "yola çıktı çakmağın, 3-5 günde elinde olur". oldu canım, görürsem söylerim. çakmak makmak yok ortada. gümrüğe mi takıldı diyorum, ama 20 dolarlık bişey yol parası dahil.. olamaz yani.. (diye düüşünüyorum.. ama olabilir mi?)

bi başka şey, yani neden yaptığımı bilemediğim bi faaliyetle alakalı. taaaaa aralık'ta adbusters'a abone oldum. taksim'e her gidişimde robinson'larda sürünmiyim diye.. onlar da düzenli doğru dürüst getirtmiyo ki. ama belki de sorun adbusters'ın dağıtım şeysindedir. ne ocak-şubat, ne mart-nisan sayısı geldi. yetkililere seslendim tabii doğal olarak, "hastayım ben size, niye dergimi gönermiyosunuz, üzüyosunuz beni" dedim.. "biz dergilerinizi yolladık" dedi ryan. bi de adresimi uzun buldu. e napalım kardeşim.. istanbul burası. postada her bi şey kaybolabilir ayrıca... ki kayboldu herhalde...

hadi bunları geçtim, gelmesinler tamam, ama şu master başvurularımın sonuçları gelse artık... gelse de kurtulsam kukumav kuşu gibi düşünmekten. reddedilmişsemde plan felan yaparım ne bileyim hindistan'a gider gönüllü çalışırım. umut etmek iğrenç bi şey. direkt red gelse, en azından, "eh kader" der susarım. hayır yani, muhtemelen ikisinde de ilk aşamada elenmişimdir. niye o anda bi mail atmıyosunuz kardeşim? resmen reddedildiğimi öğrenmeyi napıyom ben öyle antetli kağıtlar felan. "kusura bakma kardeş, beğenmeik" seni diyin.. of ya!!!!!!!!!!!!!

belki de hep bu postacılar yüzünden. hepsi bana karşı komplo düzenlemişler, daha fazla delirtmeye çalışıyolar. hatta postacıalrdan ziyade kapitalist düzene bok atayım: ne demiş deleuze? kapitalizm hherkesi paronayak yapar, pısıp öyle oturursunuz.
neyse işte.. histerik yazımı burda bitirirken, elazığ'dayken her allahın günü söylediğimiz güzel gakkoş türkümüzü paylaşayım sizinle. (youtube da açılmış, blogum tekrar renklenmiş, orman ne güzel ne güzel! ama şu embed şeysini niye kaldırmışlar ki???)

http://www.youtube.com/watch?v=LnYP2jxf0Kk

bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır
bugün posta günü canım sıkılır
ellerin mektubu gelmiş okunur
benim yüreğime hançer sokulur
(evet burdaki amca son dizeyi farklı söylüyo, biliyorum.)

Saturday, March 29, 2008

muhlis bey'den inciler 1

KALP KERİZİ NEDİL?..
Yazan: Kalpasör Dottor Muhlis bey...

Kalp kerizi dediyimis kalp sıkıştırasyonu aslında aşırı heyecam veyağ fikir sonucu oluşur. Kalp atı verilen ciyer biçimindeki organımızı hepsiniz ciyercilerde görmüşsünüzür. Bu organ 1) atlardamar, 2) hoplardamar, 3) karıncağız, 4) kulakcağız olmak üzele dörte ayrılır. Bis bu dört organa da kollar ve bacaklar diyoluz. Allahaısmalladık..

(Cırcırböceği Muhlis Bey ve Yavlum Mithat, Behiç Pek ve Latif Demirci, sol baştan 5. sayfa)


"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur."
- Salman Rushdie