deliriyorum mütemadiyen.. işin ilginci, "deli"nin mümkün olan her tanımı uyar şu durumuma. kafayı oynatma, düzene uyum sağlayamama, aslında herkesin deli olduğu bir dünyada deli olmamak, gittikçe akıllanmak, gittikçe salaklaşmak, gittikçe sosyalleşmek, gittikçe asosyalleşmek, gittiği kadar işte.. bunların hepsi aynı anda olur mu..?
gittikçe daha çok "aklım almıyor!" gittikçe daha çok "inanamıyorum, bi insan bi başka insana bunu nasıl yapar?!" gittikçe daha çok "insanlığımdan utanıyorum." gittikçe daha çok "yahu pılıyı pırtıyı toplayıp gidicem buralardan!" gittikçe daha çok "is there life on maaaaaaaaaaaaaaars?"
hadi hepsi tamam, belki de doğru yolda olduğumun göstergesi bunlar. peki ya son zamanlarda dürtmeye başlayan paranoya illetine ne demeli? kimseye sormadım, pek kimseden de duymadım ama hani olur ya aslında illüzyon dünyasında yaşadığın hissine kapılma.. yok aslında böyle bi yer. ya da var ama sanal. matrix sendromundan mı muzdaribim? neyim ben?
"insan" bir nedir? aslında ne garip/gülünç yaratıklarız?! benliğimden daha da bi sıyrılabildiğim zamanlarda en azından şeklimizi şemalimizi sorguluyorum. bu ne kardeşim? el, ayak, parmak.. kıl, tüy, saç en basitinden! tamam, cevaplar belli: evrim, işlev, verim, vb. ama demek istediğim şey başka..
sonra bu tanrı meselesi. akıl yürütme tamam, tıkır tıkır gidiyor da geliyor en başta takılıyor. ilk atomu kim/ne koydu oraya?! neler oluyor?? neden??? nihilizm niye kendini olumsuzlayan/reddeden bir şey? istediğin kadar küçük hisset, öyle durumlar oluyor ki en büyük sensin. onu da bırak, hayatın anlamının bizzat anlamsızlığı olması durumu.. kolay değil bunları kabullenmek. peki neden? "psikoloji" şeysi niye bu kadar marjinal? ya hep ya hiç? mutlak görecelilikte kayboldum bi de sanki. doğru yok. gerçek yok. vallahi yok. kendimden bile emin değilken başka bi şeyden emin olmak mümkün mü? solipsist miyim neyim? yok değilim.. daha başka bi şey bu sanki..
zecharia sitchin diye bi deli varmış.. demiş ki dünyadaki hayatı uzaylılar başlatmış. doğrudur abicim. olur olur yani. neden olmasın? olmaması için tek bi neden var mı? inatla reddettiğim şeyleri reddetmek için aslında hiçbi neden olmaması gibi.. ya da benimsediğim şeyleri niye benimsiyorum? ben manyak mıyım? hayır yani ne oluyo?
ya "ruh" varsa? istemem, olmasın. korkarım ben öyle şeylerden. hatta kendimden bile korkarım. ya deliysem? şizofren filansam? yok değilim, biliyorum da işte, ya olsam? hatta öyleysem? yani nerden biliyorum ki? şizofren olsam nerden bilicem ki?
burdan 70 milyona sesleniyorum (ahahahaha! hep yapmak istemiştim bunu), böcük samsa beni deli etti. vallahi billahi. adam bi garip. hadi, istediği kadar garip olsun da, beni de garipleştiriyor. en tırsınç olanı da, son bikaç aydır kendi kendime konuşuyormuş gibi hissediyorum onunla konuşurken. sanki öyle biri yok da hani, böyle imaginary friend şeysi gibi. hayır, i don't see dead people. ama tırsınç yani. bu hissiyatı hissedip hislerin içinde şeolmak.
ne demiş freddie? i'm going slightly mad. ne güzel demiş! hem "ufaktan oynatıyorum" hem de "azıcık oynatıyorum" manasında sanki. hmmm.....
Monday, February 11, 2008
gay filmleri şeysi
iki gün önce shortbus'ı, dün de tipping the velvet'ı izledim ve bir kez daha anladım ki gay'lerin kafaları hetero çoğunluktan çok daha farklı işliyor. hep böyle hissettim zaten gay temalı filmler izlerken, ait olmamayı bırakın, yabancısı olduğum bir dünyayı izler gibiydim. ve bu filmler çok güzel! yani, hastası oldum ikisinin de. (renkleri yeter be yaw.) yavaş yavaş da geçiyor bu yabancılık hissi tabii ki.. sinema... aaaahh....
"tipping the velvet" hakikaten ilginç bi filmmiş. lalo sayesinde haberim olan aynı adlı kitaptan uyarlama. filmdeki garipliklerin kitapta da aynen olduğunu varsayarak, hikayeyle ilgili eleştirilerimi waters'a yöneltiyorum. özetlemek gerekirse film/kitap lezbiyen bi kızımızın ilk defa aşık olmasını, lezbiyenliğinin farkına varmasını ve sonrasında gelişen olayları konu alıyor. ve gerçekten "çılgın" şeyler oluyor, aklımın ucundan geçmeyen şeyler. bu şekilde tanımlamamın tek sebebi de, olayın, 100 yıl kadar önce İngiltere'de geçiyor olması. günümüzde homoseksüellerin yaşadıklarına bakılırsa, bence, 100 yıl önce bu işin açıkça yaşanması bile ilginç olmaya yeter. ama bir yandan da binyılların birikiminden bahsediyoruz yani, aslında hiçbir şey ilginç değildi. (buyrun bakalım, ne anladınız?)
film dediğim aslında üç bölümlük bir mini-dizi. bbc için çekilmiş bir tv filmi. adeta giriş-gelişme-sonuç diye gidiyor bölümler. ilk bölüm azıcık sıkıcı gelmedi desem yalan. ikinci ve üçüncü bölümler daha güzeldi sanki. bir de tabii, şu "ingiliz" olayına alışıyor insan herhalde ilk bir saatin sonunda. aksanı ve telaffuzu bırakın, insanların ses tonu bile batıyor! (daha sonra aşık olduğum) başroldeki rachael stirling'in sesi ve konuşması başlarda öyle itici geldi ki kapatmak üzereydim filmi. ama her şey gittikçe güzelleşti, özellikle Nan kişisi yol yordam öğrendikçe çakallaştı, "nasıl yani" diye diye izledim. meraklılar kaçırmasın derim.
"tipping the velvet" hakikaten ilginç bi filmmiş. lalo sayesinde haberim olan aynı adlı kitaptan uyarlama. filmdeki garipliklerin kitapta da aynen olduğunu varsayarak, hikayeyle ilgili eleştirilerimi waters'a yöneltiyorum. özetlemek gerekirse film/kitap lezbiyen bi kızımızın ilk defa aşık olmasını, lezbiyenliğinin farkına varmasını ve sonrasında gelişen olayları konu alıyor. ve gerçekten "çılgın" şeyler oluyor, aklımın ucundan geçmeyen şeyler. bu şekilde tanımlamamın tek sebebi de, olayın, 100 yıl kadar önce İngiltere'de geçiyor olması. günümüzde homoseksüellerin yaşadıklarına bakılırsa, bence, 100 yıl önce bu işin açıkça yaşanması bile ilginç olmaya yeter. ama bir yandan da binyılların birikiminden bahsediyoruz yani, aslında hiçbir şey ilginç değildi. (buyrun bakalım, ne anladınız?)

film dediğim aslında üç bölümlük bir mini-dizi. bbc için çekilmiş bir tv filmi. adeta giriş-gelişme-sonuç diye gidiyor bölümler. ilk bölüm azıcık sıkıcı gelmedi desem yalan. ikinci ve üçüncü bölümler daha güzeldi sanki. bir de tabii, şu "ingiliz" olayına alışıyor insan herhalde ilk bir saatin sonunda. aksanı ve telaffuzu bırakın, insanların ses tonu bile batıyor! (daha sonra aşık olduğum) başroldeki rachael stirling'in sesi ve konuşması başlarda öyle itici geldi ki kapatmak üzereydim filmi. ama her şey gittikçe güzelleşti, özellikle Nan kişisi yol yordam öğrendikçe çakallaştı, "nasıl yani" diye diye izledim. meraklılar kaçırmasın derim.
Saturday, February 9, 2008
Hatırla Sevgili
bilindiği gibi ülkemizde ve dünyada kazma sayısı ve oranı hızla artıyor. gidişatı görmek için televizyona bakmak yeterli sanırım. kabus gibi bir kısır döngüde, halkımız izledikçe kazmalaşıyor ve kazmalaştıkça izliyor. en çok izlenenler de herhalde diziler, diziler, diziler, ve diziler...elitist görünmek istemem, ben de dizi izliyorum. ancak yaptığım pekçok şeyde en önemli kriterim "zevk almak" olduğundan ve şu kazmalıklar diyarındaki kazma diziler insana zevk vermek yerine cinlerini tepesine çıkardığı için yenilere bakmıyorum bile. "hatırla sevgili" de her hafta bir şekilde takip ettiğim tek dizi. iki sene önce kronik cansıkıntısından muzdarip olduğum dönemlere rastlamıştı başlangıcı, takıldım kaldım.
başlarda -resmen izlerken büyüdüğüm- thalia dizilerindeki hikayeler gibi bir kavuşamama hikayesiyle başlayan ama ana konusu kabak tadı verdikçe bu saçmalığın paralel gittiği hicap memleketinin yakın tarihindeki siyasi bunalımlar ve askeri müdahaleler konusu tam tersinde gittikçe daha iyi işlenen bir dizi bu. (cümle kesin düşük müşük olmuştur ama anladınız siz onu.) ve izlemeye devam etmemin tek sebebi, bu ibret alınacak olaylara yer vermesi. belirtmeden geçmiyim, senaristleri de şu bitmez tükenmez ahmet-yasemin kavuşamama saçmalığına bir son verdikleri için tebrik ediyorum. devrimci üniversite gençliğine odaklanmak doğru seçim.
farkındayım, burası türkiye. dizilerin en az 80 yada 90 dakika "bir şey" gösterme zorunluluğu bulunan bir ülkenin bir televizyon kanalında yayınlanan bir dizi, nitelik olarak lost'la, nip/tuck'la, six feet under'la, dexter'la, house'la, rome'la, carnivale'la filan karşılaştırılamaz bile. televizyondan bile para kazanamayanların ülkesindeyiz ne de olsa. ama buna rağmen, ittire kaktıra, o dönemin arşiv görüntülerinin ve gazete manşetlerinin araya sıkıştırıldığı, bir avuç oyuncusuyla o dönemde "sokaktaki adam" imajını gözümüzde canlandırmamıza yardımcı olan bu yapımı türkiye'deki benzerlerinde ayırmak ve takdir etmek lazım. (ya bi de, yazmazsam çatlarım, olabildiğince tarafsız ama biraz da sola çeken bir dizi bu.)
dedim ya, lost çekmiyoruz burda, tabii ki klasik türk dizisi klişelerinden geçilmiyor. ama işte, her hafta koştura koştura çekildiği belli olsa da, iç bayacak kadar uzun süre aynı şeyler gösterilse de izletiyor kendini. oyuncular için ayrı bir yazı yazılabilir tabii, bilindik talihsizlikler işte: sen kalk, ayda aksel, avni yalçın, engin şenkan, laçin ceylan gibi tiyatro efsanelerinin yanına getir o beren saat denen kadını koy başrol oyuncusu diye; o da her allahın bölümünde aynı kurbağamsı surat ifadesiyle yürümeyi bile beceremeden, elini kolunu nereye koyacağını bilememesinden sallayıp duran, ne üzülebilen ne de sevinebilen kazık gibi haliyle orda dursun. ama olsun, biz alışığız böyle şeylere. genç kadrodan en beğendiğim, ne yalan söyliyim, berk hakman. umarım harika bir karakter oyuncusu olur ilerde.
keşke sevgili halkım -illa izleyecekse- bunları izlese. nereden geldiğini -ve muhtemelen nereye gittiğini- görebilse. (yok yani, tabii o dizi izlemekle olacak şey değil de, hani ben şey olsun diye şeettim.. neyse bitti.)
Friday, February 8, 2008
kesik baş olayı
sır perdesi aralanıyoooooooorrrr!!! çok heyecanlıııııı!!!!! manyağımızı tebrik ediyor başarılarının devamını diliyorum. bakınız kendisi ne demiş:
"Ümmetin çocuklarını ebedi cehenneme sokmaktansa annemde olsa babamda olsa affetmem, kellesini gövdesinden ayırırım. Pişman değilim. Kendi irademle yaptım. Şeytan olduktan sonra annem değil babam olsa tanımam"
türkiye'de doğduğum için çok şanslıyım. dünyanın en eğlenceli ülkesinde yaşıyomuşum, haberim yokmuş. buyrnuz linkler:
http://haber.mynet.com/sayfali/yasam/Boyle-vahset-gorulmedi/06Subat2008/A0602134/0
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8185847.asp?gid=229&sz=51181
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8187630.asp?gid=229&sz=33055
"Ümmetin çocuklarını ebedi cehenneme sokmaktansa annemde olsa babamda olsa affetmem, kellesini gövdesinden ayırırım. Pişman değilim. Kendi irademle yaptım. Şeytan olduktan sonra annem değil babam olsa tanımam"
türkiye'de doğduğum için çok şanslıyım. dünyanın en eğlenceli ülkesinde yaşıyomuşum, haberim yokmuş. buyrnuz linkler:
http://haber.mynet.com/sayfali/yasam/Boyle-vahset-gorulmedi/06Subat2008/A0602134/0
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8185847.asp?gid=229&sz=51181
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/8187630.asp?gid=229&sz=33055
Thursday, February 7, 2008
Balık Marşı
artık haberler istanbul'dan efendim.. geçen cuma memleketime döndüm. henüz kendime gelememiş olsam da, odama kavuştuğum için memnunum. tekrar gitme hayalleri kurarak geçirdiğim zamanımda yanımda yöremde canlı bulunsun istedim, fanusta üç balık aldım birkaç gün önce: manik/manyak/sapık gülseli, ortayolcu eralp ve prenses böcük samsa isimlerini verdim kendilerine. dini bütün balıklar olsun diye de kulaklarına ezan okuyup isimlerini üç kere söyledim. orman ne güzel, ne güzel.. sabahtan akşama kadar balık izliyorum. hatta kendimi o kadar kaptırdım ki, gözlemlerimi buraya yazsam bir daha kimse gelip blogumu okumaz. neyse..
hakkında kocamaaaan bir yazı yazma hayalleriyle şimdiye kadar sakladığım angelo branduardi manyaklığımı da bu vesileyle gözler önüne sermek isterim: balıkları almış eve gelirken videodaki şarkıyı dinliyordum; gözümün önünde balıklarım arka arkaya durmuş bi yandan asker gibi yürüyolar bi yandan da dans ediyolardı. dolayısıyla o anın anısına şarkının adını balık marşı olarak değiştirdim. hatta bu önerimi angelo'ya da yazmayı düşünüyorum. oysa ki görünüşe bakılırsa balıklar dans etmekten ziyade birbirlerini taciz ediyorlar. daha doğrusu, hep o manyak olan başlatıyo. ıslah edilebileceğini düşünsem hapis cezası verirdim.. her neyse..
tribime burda son veriyor, büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyorum. umarım sevgili balıklarım hicap memleketinin insanlarından biraz daha akıllı çıkar da "vahşete" meyletmezler. (dediğim gibi, biri vahşete meyledince öbürleri dehşete meyledecek..)
hakkında kocamaaaan bir yazı yazma hayalleriyle şimdiye kadar sakladığım angelo branduardi manyaklığımı da bu vesileyle gözler önüne sermek isterim: balıkları almış eve gelirken videodaki şarkıyı dinliyordum; gözümün önünde balıklarım arka arkaya durmuş bi yandan asker gibi yürüyolar bi yandan da dans ediyolardı. dolayısıyla o anın anısına şarkının adını balık marşı olarak değiştirdim. hatta bu önerimi angelo'ya da yazmayı düşünüyorum. oysa ki görünüşe bakılırsa balıklar dans etmekten ziyade birbirlerini taciz ediyorlar. daha doğrusu, hep o manyak olan başlatıyo. ıslah edilebileceğini düşünsem hapis cezası verirdim.. her neyse..
tribime burda son veriyor, büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öpüyorum. umarım sevgili balıklarım hicap memleketinin insanlarından biraz daha akıllı çıkar da "vahşete" meyletmezler. (dediğim gibi, biri vahşete meyledince öbürleri dehşete meyledecek..)
Sunday, January 27, 2008
my dream is to fly over the rainbow so high
rise up rise up rise up rise up... tonight was the best possible farewell to my life in brussels i could have ever imagined. partying very near to home -in botanique- with a few of my closest friends.. fortunately, i was sooo in the mood that everyone was surprised =))actually the party was the last meeting for the gay & lesbian festival, with all those wonderful david guetta, shakira, justin timberlake songs. (yeah.. it's "me" who is writing these...) i'm soooooo "high" that i'd like to thank everyone i knew here!
p.s. actually i wanna sleep but it's impossible because of the pain in my feet..!
Saturday, January 26, 2008
tanrıça şebnem
bu konseri izlediğim/dinlediğim esnada etkisi altında bulunduğum (en önemlisi Eralp olmak üzere, st.malo'dan getirdiğim armut şarabı da dahil) bilumum keyif verici maddelerden midir nedir, ben beş saat önce aşık oldum.ikinci albümden sonrasını reddedenlerdendim, "bu kadın da bozdu" diyenlerdendim; yanılmışım. artık kendisini daha yakından takip edeceğim herhalde.
konser hakkında hiçbir şey söylemek istemiyorum; anlaşılmaz, yaşanır. ama ben de söylemeden geçmeyeyim, izlediğim en iyi konser dvd'lerinden biridir. metin türkcan ve buket doran ayrı birer bomba zaten, geçiyorum.
bi de bi de, 22 şarkıdan biri orta sonda manyaklar gibi dinlediğim "oyunun sonu"!!! hayretlerim şaşaraktan dinledim.
Thursday, January 24, 2008
tam 15 yıl oldu.

"bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına. batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.
korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi!"
uğur mumcu - "sesleniş", cumhuriyet (25 ağustos 1975)
kayan bir yıldız daha...
29 yaşındaymış daha.. ölüm sebebinin aşırı dozda uyuşturucu olduğu sanılıyormuş.. ister istemez aklıma river phoenix geldi.. daha bir üzüldüm.
http://www.ntvmsnbc.com/news/433980.asp
Subscribe to:
Posts (Atom)
"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur." - Salman Rushdie


