Saturday, May 31, 2008

götürün beni...

tarihe not düşmek istiyorum, ben geçtiğimiz iki günde dokuz film izledim:

perşembe öğleni(!) "ne de çok uyumuşum aaaaaa!" diye çığlık çığlığa kalkıp koydum mar adentro'yu "ah javier ah" diye diye gözyaşı döktüm, içime.. sonra ressam arkadaşım görkem'le buluşup büyük bir hata yaparak the other boleyn girl'ü izledim, "eee? noldu şimdi?" filmle ilgili söylediğim ilk ve son söz oldu (diyeyim de cool olayım). akşam eve gelip ray'in apu üçlemesinin son filmi olan apur sansar'ı izledim, içim şişti. ay bu apu'nun başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. adam kime dokunsa ölüyor yaw, yaratık mıdır nedir. neyse dalga geçmiyim, beğendim üçlemeyi. soumitra chatterjee'nin de hastası oldum arada; tesadüfe bakınız ki ilk bu filmde oynamış. oturur izlerim diğerlerini de artık. sonra bi baktyım uykum gelmemiş bi türlü. imaginary friend'im böcük samsa'nın neredeyse geçen senenin bütün filmlerini göndermiş olduğunu hatırlayarak ang lee'den bi se, jie (lust caution) çektim. aman izlemez olaydım! naapmış amcam öyle! "bu adam bu filmleri nasıl çekiyo böyleeeee!" diye ağlaya ağlaya uyudum. ayrıca tony leung chiu wai'ye aşığım, evet.
bu sinema manyaklığı yedi bitirdi beni. sabah kalkınca bir önceki günü tekrar etmek isteği duydum (nedense artık). oturdum los lunes al sol'u izledim (ikinci defa). malum, bardem'i görünce göresi geliyor insanın. sonra da dedim ki chen chang'cığımı görmedim ben uzun zamandır asıl, onu görmem lazım. baktım ki kaplan ve ejderha meğer yokmuş bende, ve yine baktım ki breath varmış. oturdum bi soom yaptım. kim ki duk'la ilişkim az çok hermann hesse'le ilişkime benzediğinden resmen sevdiğimi itiraf etmiyorum. ama izlerim :p sonra da... bi baktım... imkansız aşk hikayeleri modundayım. hemmen bi brokeback mountain izleme isteği geldi, onu da ikinci defa izlemeye direnmedim. ve ang lee'yi imkansız aşkların yönetmeni ilan ettim.. daha erkendi, yıllardır inatla izlemediğim 2046'ya bi bakayım dedim ben de, nasılsa imkansız aşk havamdaydım. tony leung'a tekrar aşık oldum ve "in the mood for love"ı yakın zamanda tekrar izlemeye karar verdim.. uykum gelmeyince what the hell dedim ve "brokeback mountain"ı bir daha izledim. bi yandan ceeeeyyykkkk diye kendimi paralarken bi yandan da "ah be ledger, ölmicektin" diye sayıkladım ama artık çok geçti.. sonra da yattım uyudum.

ve şimdi, "freddieeeeee niye öldüüüüüün" paralanmalarıyla geçen bir sabahtan sonra inatla ders çalışmaya başlamıyorum. okumak bana göre değil mi ne? anladım artık, film izlemek benim için bir kültür-sanat şeysi olmaktan çıkmış çoktan, beynimi uyuşturma arzusuyla ekrana yapışmışım. aksiyonsuz hayatıma aksiyon katıyorum güya. brokeback mountain'daki gibi aşık olup hemen ardından 2046'ya gidiyorum trenle. hindistan'ın bi köyünde ailemin üyelerini kaybediyorum dleirip kendimi yollara atıyorum. sonra da kötü adam'ı baştan çıkarma göreviyle bir ajan oluyorum filan. sonra da hiçbi şey olmuyorum.
babamın sigarayı bırakma yöntemiydi birkaç gün öncesinden üçer paket tüttürüp sigaradan nefret etmek. keşke bana da öyle olsa da bıraksam bu işleri. izlemesem hiçbi şey. olmuyor ama..
"götürün beni buralardan!!!" ya da "emmenez-moi"


Je fuirais laissant là mon passé
Sans aucun remords
Sans bagage et le cœur libéré
En chantant très fort

Emmenez-moi au bout de la terre
Emmenez-moi au pays des merveilles
Il me semble que la misère
Serait moins pénible au soleil



büyüksün be şarl aznavur..

biri "cahiliye devri" mi dedi?


Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, adı Türkçe olmadığı, Anayasa’nın “ailenin korunması”, Medeni Kanunu’nun “hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamayacağı” hükümlerine dayanarak Lambdaİstanbul derneğinin kapatılmasına karar verdi.


7 haziran'da taksim'de miting varmış..

Tuesday, May 20, 2008

"Yal-nız-ca -- ka-çık-lar -- için!"

"Ne yazık, yaşadığımız bu hayatın içinde, halinden öylesine memnun, öylesine küçük burjuva havası esen, öylesine ruhsuz bu zamanın ortasında, bu mimari yapıtlarının, bu mağazaların, bu politikanın, bu insanların manzarası karşısında altından yolu ele geçirmek öylesine zor ki! Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bu dünyanın ortasında bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp ne yapacaktım! Ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. Tıklık tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocaman statlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir, aklım almıyor bir türlü. İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapıtlarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan."

(Hermann Hesse, Bozkırkurdu, s. 29-30)


işte hermann hesse'in en sevdiğim ve en sevmediğim yanı bu. böyle beylik laflar edip durması. bozkırkurdu olmak mümkünmüş gibi, (haydi mümkün diyelim) kolaymış gibi, (haydi kolay diyelim) çözümmüş gibi. önsözde çılgın gibi niçeden bahseden benim sanki! niçe dememiş mi "umut eziyetin süresini artırır" diye? (ya da öyle bi şey.. her neyse) çok merak ediyorum, acaba hesse ne kadar bozkırkurdu, ne kadar siddhartha, ne kadar narziss olabilmiş? nasıl aydınlanmış? kitaplarında bahsettiği olay aydınlanmaysa ben de aydınlanmışım kardeşim. aynı şeyleri ben de söylüyorum. eee? sonra? napcaz bu bilgiyle?

ama işte, maalesef, yine de seviyorum bu adamı kardeşim! naifse de seviyorum işte! öyle bir anlatıyor ki acısıyla tatlısıyla "vay be" diyo insan.. ama işte... ama ama ama ama ama!
aslında kendimi sans toit ni loi'daki avare mona'yı görüp evde sofra başında anasına babasına "ben de onun gibi özgür olmak istiyorum" diyen kıza benzetiyorum.. kimse de onu iplemiyo işte! (nasıl güldüm o sahnede. histerik histerik şöyle. oooooh!)
ya bu özeleştiri denen manyaklığı kim öğretti bana? kim yaptıysa kendisine ibo'dan "allah cezanı verecek"i armağan ediyorum.
kendime de "berrrrtaraf ett herrrr şeyini!"yi.. :) hadi eyvallah.

sevgili gaykedi;

(dün) sabah isteyip de "haftanın şarkısı köşen"de bir hint şarkısı yayınlayamamış olman pek dokundu.. bugün amor de musica'dan tesadüfen indirdiğim ve tam anlamıyla "hastası" olduğum bu şarkının seni bayık new age şeylerinden az da olsa uzaklaştırmasını dilerim. lüpletiver, dinle. beğenirsen haberim olsun, beğenmezsen sonsuza kadar ağzını açma :)

Monday, May 19, 2008

bozkırkurdu ve fusion yatra

"geceyarı çocukları" adlı başyapıyı bitirdiğimden beri boşluktayım sanki. çoktan beri unuttuğum bir his, romanlarda yaşamak. unuttuğum ve özlediğim. finallerin başlamasına bir hafta kala, inadına daha da giriyorum bu dünyaya. üç dört günlük aranın kafi olduğuna karar verip "bozkırkurdu"na başladım dün gece uyumadan önce. rushdie'nin muğlaklığından beynim yeterince sulandı sanırım :p katılsam da katılmasam da hermann hesse'in nispeten daha kesin yargılara varmasını özlemişim. "siddhartha" ve "narziss ve goldmund"la başlayan hesse serüvenim devam etsin bakalım şaheseri sayılan romanıyla. en baştaki yayıncının önsözü bölümünde öyle bir giriş yazmış ki zaten amcam, "aman allahım nolucak bu adama böyle" demeden edemedim.

"... Ama gözümde biraz daha fazla değer taşıyor bu notlar, onları çağın bir belgesi sayıyorum, çünkü Bay Haller'in ruh hastalığı -bugün biliyorum artık- tek bir kişide rastlanan bir garabet değil, doğrudan çağın hastalığıdır, Bay Haller'in içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantı ki, görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz kişilerde değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.
Bu notlar -temelinde ne kadar az ya da çok gerçek yaşantı yer alırsa alsın fark etmez- çağın büyük hastalığını, onunla karşılaşmamaya ya da kötü yanlarını maskelemeye çalışarak yenmeye değil, hastalığın kendisini tanımlamaya yönelik bir girişim oluşturuyor. Kelimenin tam anlamıyla bir cehennem yolculuğu, karanlıklara gömülmüş bir ruh dünyasının karmaşası içinde yapılan bir yolculuk, cehennemden bir geçiş, karmaşanın karşısına dikilerek, kötüyü sonuna kadar yaşama istemiyle yürüyerek cehennemi boydan boya bir arşınlayış anlamı taşıyor."

(Hermann Hesse, Bozkırkurdu, s. 22)


bu arada http://amordemusica.blogspot.com/ adlı ultra-hiper-süper site sağolsun çılgın albümler indiriyorum. bi tanesi pek hoşuma gitti: louiz banks (hindistan'ın epey önemli bir müzisyeniymiş) ve pt. ronu majumdar'ın beraber hazırladıkları bir albüm. artık caz mı dersiniz geleneksel hint müziği mi dersiniz.. arada bi şey. (türlerden hiç anlamam zaten.) öneririm albümü, rapidleyiverin. bozkırkurdu'nu okurken de çok güzel gidiyo :) (sondaki "unity" adlı parçanın da kuch kuch hota hai'deki kampta sabah ayini sahnesinde söylenen şarkı olması da hoş bi sürpriz oldu. ama filmden pek hazzetmem o başka..)

Saturday, May 17, 2008

3 süper film birden








(izleme sırasına göre sıraladım.) her birini elişer kere öneririm.

not: evet, üçüncü film "sans toit ni loi", egemavisi :) bu siteleri de analmıyorum canım. kendi kendine referans veriyo diye bilgisayara kaydedip değil direkt siteden yüklüyorum fotoğrafları, buna rağmen yaranamıyorum. iyilik de yaramıyo hıyarlara. bundan sonra atacam bilgisayara ordan upload etcem nerden bulduğumu da söylemicem! hıh!

yoğun istek üzerine bi başka not: "be kind rewind"a beni götüren ve alkazar sinemasında çılgın dakikalar yaşatan kişi lollius'tur. kendisine hastayım! (hastayım uleeeeyyynnn!!!)

Thursday, May 8, 2008

"uykusuzluk"

Wednesday, May 7, 2008

müstakbel üniversitem KUL :)



daha önce karmakarışık bir yazıda belirttiğim gibi eylül'de belçika'ya gidiyorum. memleketin en iyi üniversitelerinden biri olan kuleuven'da "sosyal ve kültürel antropoloji" masteri yapıciim. blogun solundaki link listesindeki görünür artış ve antropolojiyle ilgili sitelerin ve blogların eklenmesi de şahidim, konuyla ilgili araştırmalarıma başlamış bulunmaktayım. gururluyum, huzurluyum. eş dost bilsin öğrensin diye okulumu "satmak" üzere yazıyorum efenim: önce okulumu biraz pohpohliciim, sonra da meşhur böceğini anlatıciim :)

times higher education'ın sıralamasına göre dünyada 61. çinlilerin hazırladığı ve son yıllarda epey revaçta olan academic ranking'e göre ise dünyada 102-150 arasında bi yerlerde olan okulcuğum 1425'te kurulmuş efenim. (sıralamalar da pek bi şeyin göstergesi değil hani, mezunlar derneğinin faal olup olmaması bile etkiliyor bu araştırmaları.) tabii ki babamın deymiyle bir "papaz mektebi"ymiş. (hoş, babama kalsa bu okul hala bir kasabanın papaz mektebi.. üniversitelerin tarihine başka bi yazımda değineyim.) okulu papa kurmuş, kutsanmış yani. benelüks bölgesinin en eski üniversitesi olarak geçer. leuven şehrinden bahsetmek çok gereksiz herhalde, minicik bi yer işte, kadıköy bile olamaz yani. ama yeşil ve şirin, bakınız.


yukardaki fotoğrafta okulun kütüphanesini ve meydandaki böceği görüyorsunuz. kabul mektubuyla birlikte gelen kataloğun her sayfasında yer alan bu leuven böceği anamın babamın içine dert oldu, günlerdir soruyolar nedir bu diye. böceciği google'layınca öncelikle kendisinin hakkaten böcek olduğunu öğrenip rahatladım. peanut kişisinin blogunda kısa bir açıklama buldum: böcek, şehre, üniversitenin kuruluşunun 575. yılı anısına hediye edilmiş (yani 2000 yılında gelmiş oraya). antwerp'li sanatçı jan fabre tarafından yapılan "iğneye saplanmış böcük"; bazılarına göre bilim ve sanatın biraraya gelişini, bazılarına göre "bilgi"yi, bazılarına göre -böcüğün 400 milyon yıllık bi tür olmasından dolayı- "doğanın hafızası"nı temsil ediyormuş. (bi de fabre küçükken böcük koleysiyonu yaparmış. bi sayko belçikalı daha :)
carrie jenkins'in blogunda yazanlara bakılırsa kütüphanenin hikayesi ise pek bi hüzünlü: birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında iki kez yakılan kütüphanedeki 1425'ten beri toplanan bütün elyazmaları ve eserler tarih olmuş. (kafamı duvalara vurmak istiyorum sayın seyirciler!) 1968'de flamanca konuşanlarla fransızca konuşanlar leuven katolik üniversitesi'ni parçaladıktan sonra da kütüphaneyi bölmüşler bi de: yarısı flaman kısmı olan KUL'a, diğer yarısı da valon UCL'ye geçmiş. (kısa keselim, kütüphaneye gelen vurmuş giden vurmuş!)

bölünmeden önceki ve sonraki beynelmilel alumni listeleri aynı oranda ilginç bence. hücreci christian de duve ve "basic income"cı philippe van parijs'i valonlara kaptırmışız ama pakistan'ı nükleer güç yapan abdül kadir han'ı flaman kısmı yetiştirmiş. habsburg hanedanının başındaki otto von habsburg kişisi de ayrı bi renk katmış listeye :) (gerçek adı inanılmaz: Archduke Franz Joseph Otto Robert Maria Anton Karl Max Heinrich Sixtus Xaver Felix Renatus Ludwig Gaetan Pius Ignatius of Austria, later of Austria-Este)
ayrıca, erasmus bile uğramış üniversiteme! heyt beee! :)


not: yazdıktan 10 dk sonra "totem" denen böcükle ilgili bakınız şunu buldum.

Tuesday, May 6, 2008

"bi gün bi dizide rol kaptım hayatım değişti" ?

bugünün anısına en lüzumsuz blog girişini yapayım dedim:
hatırla sevgili'de deniz gezmiş rolündeki barış koçak kişisi bakınız nassı solcu olmuş: "Üniversite yıllarında sağcıların arasındaydım. Dizi sayesinde, kişiliğim ve hayat felsefem de Deniz Gezmiş'e benzemeye başladı.."
hasbinallaaaaaah!... e kardeşim madem kendisini canlandırırken öğrendiklerinden bu kadar etkilendin, sen ne biçim sağcıydın? solu okumadan mı sağcı oldun? belli ki öyle yapmışsın.. üniversitelerde senin gibilerden çok var zaten.
kendisine içimden "PES!", dışımdan da "popülizmin böylesi" diyor hayatta başarılar diliyorum.

Monday, May 5, 2008

Sunday, May 4, 2008

Thursday, May 1, 2008

Bastır! Indiaaa :)


bugün itibarıyla kişisel bollywood sezonumu açmış bulunmaktayım. artık elimden bir uçan bi kaçan kurtulur. emule'ye fazla mesai yaptırmaya başladım bile. bu sabah gelen bi filmle başlıyım dedim: chak de! india.
gayet iyiydi. bildiğiniz gaz spor filmlerindendi ama bollywood için hiper-kalite. aklınıza gelebilecek her türlü bollywood saçmalığı var ya hani, onlar yoktu, öyle diyim. hindistan'ın dünya hokey şampiyonası'na katılacak kadınlar hokey takımının -shahrukh khan tarafından- neredeyse sıfırdan başlanarak çalıştırılması ve sonunda -spoiler olacak ama- dünya şampiyonu olmasının öyküsü. tabii ki bu sonuç takımdan beklenmiyor ama holivud yapınca oluyo da bolivud yapınca olmaz mı? give them a break, yane. (mütamadiyen savunma psikolojisi)

vasat bolly filmlerinden beklenemeyen bi şekilde konuya odaklı gittik. muhtelif ruh hallerinin ve davranışların altında yatan sebepler de gayet iyi açıklanmıştı. konumuz her ne kadar bu hatun kişilerin "çalıştırılması" olsa da üzerinde durulan meselelerin kadın-erkek eşitliği mücadelesi, takım ruhunun geliştirlmesi ve dolayısıyla hindistan'ın "milli" bütünlüğünün sağlanması olması hoştu. (milli bütünlük olayı epey gözümüze sokuluyor aslında: her eyaletten gelen hatunlar geçmişte birbirlerine karşı oynamışlar; kendi eyaletinden ya da sosyal sınıfından olanlarla birbiriyle takılıyolar. bazıları birbirleriyle anlaşamıyor bile, ortak dil yok!) her zamanki jest, mimik ve triplerini sergileyen şahruk da b igüzel hizaya getiriyo bu tipleri. son ana kadar "lan yenilcekler mi acaba?!" diye izletiyor kendini insana bu film. (ama tabii siz bu hissi yaşamicaksınız çünkü sonunu söyledim. ahı ahı ahı! :p ) tabii hatunların birbirlerine kıl olmalarından daha da önemlisi, ülkedeki müslüman-hindu çekişmesinin sebep olduğu kabir khan'ın hayatının karartılması mevzusu da önemli. adam hindistan diye kendini paralasın, millet kalkıp bizi pakistan'a sattın desin. (şu filmlerdeki hindistan milliyetçiliği propagandası da beni öldürüyo. hani ihtiyaç var mı yok mu tartışılır..)

ha bu arada, kimse dans edip şarkı söylemedi. hani bu sebepten bollywood filmlerinden tiksinenler müsterih olsunlar :) ama tabii ki filmde müzik var. sukhwinder singh'ciğim bomba "çak dee o çak dee indiyaaa" şarkısını söylemiş, hastası oldum. siz de dinleyin diye alta youtube'dan video koyayım dedim. bi baktım filmden sonra bu şarkıya klip çekmişler ve şahruk'a blayback yaptırmışlar. "hay ben sizi napıyım!" dedirtti tabii.. son anda böyle bi saçmalık beklemiyodum.. (e ama haksız mıyım? herif zaten filmin başrolünde! bırakın da klipte de sukhwinder'i görelim. adamın neye benzediğini öğrenmek için iki saat foto aratmak zorunda kalmıyım.) ama olsun, şarkı güzel işte, klibe katlanılabilir:

interesting observations on India no.2

In Europe new civilizations and conquering peoples eliminated or absorbed eralier inhabitants, but the successive waves of peoples who invaded India simply found places within the indigenous structure. India, unlike any other country, accepts a variety of cultural forms and considers them immutable. It is a civilization where 1,650 languages and dialects are claimed as mother tongues and where there is no national dress, cuisine, painting, dance, music, or life-styles. (p. 16-17)

* * * * * * * * * * * * *

No other city has a slum as large as Bombay's Dharavi, where more than half a million people are crammed into tin shacks on four hundred swampy acres. The residents include educated, salaried office workers who cannot find affordable housing elsewhere and are so embarrassed by their surroundings they try not to let friends know they live in Dharavi. (p.21)

* * * * * * * * * * * * *

At times the smell of urine is overpowering. Some owners try to protect the sides of their buildings by decorating them with religious pictures. For instance, a wall in the Bombay Central area had images of the gods Ganesh and Hanuman, the virgin Mary, Sai Baba (the founder of one of the most popular Hindu sects), the untouchable leader Bhimrao Ramji Ambedkar, a Christian cross, a trident and drum (symbols of the god Siva), the number 786 (considered auspicious by Muslims), and the mystical Hindu symbol Om. (p.21)

* * * * * * * * * * * * *

While their vehicles belch noxious exhaust into the already polluted air, the drivers vent their anger by blasting their horns. This, when combined with the high-pitched film songs blaring from store loud-speakers, produces a noise level that has been tested at between fifty-seven and ninety-five decibels, far higher than the fifty-five-decibel limit suggested by the World Health Organization. (p.22)


(Arthur Bonner, Averting the Apocalypse, 1990)


"Hayatımızdaki en önemli olaylar biz orada yokken olur."
- Salman Rushdie